7 Aralık 2009 Pazartesi

salıncak

o salıncaklar,
boyası dökülmüş paslı zincirleri,
ne kadar da kuvvetli itsen ileri,
hafif bir gıcırtı,
sürtünme sesi,yutkunma sonrasında,
döner geri...

toprağa gömülü ayakları,
açamaz yeşil yeşil,
değil ki parkın ağaçları,
yeşermez anlayacağın,
boyası sökülür,
kokar demirin rengi,
gösterir kendisini...

o salıncaklar,
eskidi,
yaşı çocukluğumuza kadar,
ah ayak üstü,
sıra ile bindiğimiz o salıncaklar,
zincirini koparmak için kıvrandıklarımız;
güneşe dayanamazlar onlar,
hava siner sökülen boya üstüne,
paslanırlar...

gaz lambasına

yaşamak,
geçmişte,asılı kalmak öylece,
astımını tetiklemek geçip gidenin,
yapışıkalmış tozları ile üstünde

açılmamış mektuplar,
ağzına sıralanıp da söyleyemediklerin,
iç anadolunun posta trenlerinin bir istasyonunda,
eski bir masanın,
paslı gözünde,üstünde toz öylece

eski bayramlara ey gidi çeker,
güneş,
camından içeri süzülerek,
tahta kurusunu andıran sıcaklığıyla,
tüm parlaklığını paramparça eder,
solmuş bir eski,antika dükkanında,
sahibini bekler;
kumaş altındaki,tahta
camın çerçevesindeki,
hepsi sana benzer...

yaşamak,
şimdiki zamanın geçmişinde,
ağırlar göçenleri,
şimdiki zamanın geleceğinde...

6 Aralık 2009 Pazar

tahtıravalli

çayımdan şekeri esirgedikçe,
çayın tadı ağır basar oldu,
dilimde bir acı,
midemde ilk yudumdan itibaren,
ameliyat çıkışını gözler akrabanın,
o uzayan zaman dilimlerinin baskısı...

ve şeker,
kattığımda sonradan,
daha da bi tatlı olur çay,
az birazıylan...

ve şeker,
eski kararında,
çirkin bi tatlılığa seyreder...

ah,
çayımın şekeri,
bu korkuylan,
daha çay içemem ben...
yaylalarda çocuklar,
yaz misafirlerini karşılar,
yol ortasında minik minik kayalar,
önce yola,
minik bir bahşişle,
sonra geri taşırlar...

küçük gelir kapıları,
oyunları kadar büyük ufukları...

penceresinde buğu

penceresinde buğu,
parmak çalsa kalır izi,
görnmez içerisi,
yazsa birşeyler,
geçerken sokağından ters de olsa,
anlarım...

pencersinde buğu,
arkada bi karartı,
yaklaşsa cama,
nefes alıp verse önünde,
bilirim kimin nefesi,
anlarım beklemekte beni...

penceresinde buğu,
anlarım soğuk içerisi...

3 Aralık 2009 Perşembe

boş yolda şerit değiştirip duran,
bir araba,
güneş tepede,
asfalt tüttürüyor sanki,
şöförün anlında,
boncuk boncuk bunaltı,
frene asılıyor birden,
lastiği postmodern bir çalışma ile,
siyaha boyuyor asfaltı,
kenarda sırtında yük ile evine giden orta yaşlı
yol kenarındaki köyden seyircinin
arıyor gözleri yol ortasında bir ineği mesela,
küçük bir kediyi...

şaşkınlık kaplıyor suratını,
şöförün yanına koşturuyor,
sanıyor ki,
var bir derdi;
şöför gülmekte,
camı indiriyor yarısına,
elini tersiyle alnını silliyor,
küçük bir muhabbet geçiyor aralarında...

soruyor ki,
hayırdır,hasta mısınız?
hayır,diyor,
lastikleri,
yeni almıştım da,
hani bu araba yeni aslında,
baktım,
tutuyor mu freni...

şaşkın yerli,
yaz sonu da geçiyor olay yerinden,
yağmur damlayıp parçalarken izleri,
dalıp gidiyor,
kar yağıyor günün birinde,
doğu anadolunun,
yüreklerden kalmayan mutsuzluğu gibi,
kalp boyunu geçiyor kar...

ayaz bir gecenin ertesi,
dönmekte,
yıpranmış arabası ile şöför,
bıraktığı lastik izlerini arıyor gözleri,
ki,
içinde güneş saklayan,
kabak vari,lastiği ile,
zik zak çiziyor,
üstünde ince örtüsüyle asfaltta...

bilmem kaç takla,
bilmem kaç desibel fren sesi,
yol kenarında üstünden duman tüten bir enkaz
içinden yerliyi arıyor şöförün,
gözleri...

1 Aralık 2009 Salı

bilmece

neden diye sorduğunda,
başlarım ben,
ya da niçinde;
ne söylesen susmam artık...

gün kovalayanlar

buraların sinekleri var
üşüşürler öylece
kanın pıhtılaşmasını dahi bekleyemezler
yaraları gözlerler hayat boyu
yağmurda doldururlar evin içini
hangi bulutun gözyaşı önemsemezler
buraların sinekleri var,
aşka konarlar
buraların kelebekleri var,
Gün kovalarlar

30 Kasım 2009 Pazartesi

yürüyordu,
gece,dolunayda beliren gölgesi yönünde,
bozkırda,tozu tıkıyordu adımlarının
faranjit boğazını...

hiçliğinde karanlığın,
uzaklara seyri orman düşler,
ya da şafak vaktinin ayazını geceye yeğler...

çalılıklarda hışırtı,
parlak gözleriyle kurdun teki yanaştı,
tam gölge eyledi yolunun ortasına,
sadece gözleri...

buz kesti elleri,
tarih öncesinden kalma
bir içgüdüyle
yüzü bembeyaz ayaklarına doldu
kan...

hangisi daha açsa,
o saldıracaktı önce,
ya da vahşet saracaktı güçlü olanın
adımlarını...

dolunaya çevirdi kafasını,
ikisi de,
karanlık besledi kurdun gözlerini,
gerçeğin örtünmüş gölgesine dua eyledi;
güneşi gördü,
ya da düşledi yolunu kaybetmiş insan,
dolunayda...

ölüm çağırdı zayıf olanı,
azrail ziyaret etti kalanın yaralarını,
gölgesi klavuzluğunda yitti biri,
ikisi de,
doğacak güneşi göremedi...

23 Kasım 2009 Pazartesi

dört duvar bir tebeşir

esnaf emeklisi,
bir eğitimci,çekirdek ailesiyle,
kesilmiş yollarıyla,
eylülün kavruk sıcağının,
tozlu topraklı yollarında seyretmekte,
son durağı dört duvar olan,tebeşir kokulu,
bahçesi ve lojmanlarına doğru

92 nin meşhur yol aramalarının,
olağanüstü bir seviyeye ulaştığı,
kenarında çakıl taşlarıyla,
çekilmez yol üstünde,
jandarmanın teki biner ön kapısından,
otobüse,
son koltuğa kadar toplayıp kimlikleri,
açtırmaya başlar yüklükleri,
genç öğretmen mesleğini söyleyene kadar,
fahri bir suçlu olarak aranacaktır belki...

kara önlüklerini andıran kara yüzlü çocuklar,
dizilir okul kapısının önüne,
zafer işareti dahi yapamayacak parmak sayısındaki,
öoretmenlerinin önüne,
sanal duvarların ayırdığı birleştirilmiş sınıflarında,
yıllar boyu aynı öretmene seslenecekler,
yarım türkçelerinde "burdayım" diye...

kış öncesi,
kucaklarında,kimi ince kimi kalın odunlarıyla,
karıncaların yuvalarına taşıdıkları gibi,
doldururlar odunluğunu eğitim yuvasının,
sırayla taşıyacak elbet,
nöbetçileri,
ısınması için sınıfın ortasındaki,
ve lojmanın bağrındaki odun sobasının...

kış ortasında günlerce kesen elektriği kadar karanlık,
memleketlere,
taşır eğitim emekçisi,
genç yürekler,
uzun ışıksız gecelerindeki gaz lambaları gibi titrek aydınlığı...
lojmanın yan bahçesindeki fideler gibi,
suya aç,soğanları,domatesleri kadar,
taze ve masumdur,
bakmayınca dağ olur yiter gider,
kurur sıcağından ötürü,
çocuk yürekler...

sinek çayının,
sivereğin dağları ve çermiğin köyleri ile ayırdığı,
manzaraya,
çayından tüten keyfi ile,
bir öğretmen dalar öylece,
eğitim saati ertesi,
ikindide esen rüzgar ilişir,
yan baçedeki ağaçların yapraklarına,
öylece eşlik eder mırıldandığı şarkısına,
şırıltılarıyla;
yağmurun az yağmasından mıdır nedir,
ya da çorak,kayalık dağlarından mı,
ormanın azlığından mı,
bir özlem karışır korkuları ile umutları arasına...
okuldan sorumlu koruculara,
çay ikram eder akşam vakti,
buyur eder,
yalnızlıklarının tam ortasına muhabbeti,
uğurlar evine,
olağanüstü bir durum yok ise,
kalmayın der bu gece vakti,okul sıralarında...

alıp da akan musluk bulup takamadığı,
bulaşık ve çamaşır makinelerinin,
bir haneye özlemi kadar uzun süre,
karadenizli genç yaşlanır,
bir şafak bir de akşam vakti geçen minibüsün,
taşıdığı bayat ekmekle,
pestili gibi tatlı günler kovalar birbirini,
evinin önündeki güller gibi açar öğrencileri,
tam beş yirmi dört kasımda,
işitir öğrencilerinin kutlu dileklerini...

üstünden kaç yirmidört kasım geçerse geçsin,
unutulmaz,
dört duvar arasında,
bir tebeşir,
ve o tebeşirini elin de tutan,
hademe,
memur,
öğretmen,
müdür...
ve kutlu edemez hiçbir müfettişin,
onur belgesi,ikramiyesi elbet,
kara elleri kalem tutan çocukların,bir meslek,
kazandıkları bir üniversitesi kadar,
ya da yıllar sonra açılan bir telefon kadar mesela..
trt nin,
akşam haberleri,iki film birdenleri,
türkü türkü türkiyeleri ile dolan akşamları mesela;
ya da elektrik kesilince,
pili bitinceye kadar dinlenen radyosu,
tüpten dalgalanan alev altında,
ya da pil bittikten sonra,
mırıldalınan karlı kayın türküleri...

şark görevinde,
karadenizli namık öğretmenler için,
bir daha kutlamalı 24 kasımlar,
dört duvara bir tebeşir daha taşıyabilsin diye,
o masum,
baharda açan çicekleri gibi kayısıların,
narin çocuklar...

20 Kasım 2009 Cuma

hayalleri satın alınamayacak bir çocuk,
düşler elbet
bu müstehcen yalnızlığı,
kimileri gerçeğin peşine düşer,
de bırakır mirasını;
kimileri de ezilir altında
bu servetin...
hayalleri satın alınamayacak bir çocuk
düşleyebilir elbet
mutluluğu saklayan kilidin anahtarını,
ve farkedebilir
realite ve umutların
zamandan bağımsız olduğunu,
mekan kalır geriye,
bir döşek ile kapı arasında...
hayaleri satın alınamayacak bir çocuk
gibi düşleyebilir insan,
saklı hazinelerin parıltısını;
ve yaşayabilir ancak,
kapının ardına taşıyabildiğinde
keşkelerini...

Yaşamak,
satın alınamayacak hayaller ile,
satılamayacak yaşam arasında...

15 Kasım 2009 Pazar

mevsimler

ne kışlar gördü bu şehir,
ne karlar yağdı kalktı,
bulutlar gezdi üstünde
yolunu kaybetmişleri ağırladı gecesinde,
kışlar gördü soğuktular
damlalara eridi kar,penceresinde
ne kışlara esti rüzgar,güz ertesinde,
bu şehir;
ne aşklar gördü mevsimler gibi,
tekrarı ensesinde...

8 Kasım 2009 Pazar

adımı kimin attığı muhim değildir,aslolan yaklaşmaktır

6 Kasım 2009 Cuma

serzeniş

dondurabilsem an'ı,
buz olup çıksa su gibi,
akan zaman üstüne
kuş kadar hafif
sarılmalar.
o an,
öyle ki;
hiç kadar temiz,
ufkuna dalarcasına denizin.
var olmak gibi bir an için yoklukta,
an sıfıra giderken işte...

veda

bana öyle iyi geliyorsun ki,
gitmelerin kadar kötü işte,
vedakar el sallayışlar,
yüzümde hilekar bir gülümseme...

itiraf

seni değil,ikimizi
seviyorum...

kavga

karşındaki insanın gerçek yüzü,
onuu nasıl bir açıyla gördüğünle alakalıdır tamamen
o değişir,
özü değişir,
gerçek değişir,
yüzü de,sen gibi..

1 Kasım 2009 Pazar

ben ve o

ne o seviyor beni,
ne de ben onu,
ikimiz de denizi seviyoruz,
yansımamızı,ve dalgalanışı resmimizin,
huzur veriyor çakılları kum tanelerine dönüştüren,
hırçınlığıyla,
gün batımını misafirperverliğiyle ufkunda ağırlıyor,
ikimizi de seviyor,
güneşi de deniz...
aslolan denizi tüm kıyılarıyla sevebiliyor muyuz,
tüm kıyılarına sunduğu balıklarıyla,deniz gibi...
ne o seviyor beni,
ne de ben onu,
hatta denizi dahi sevemiyoruz tam anlamıyla,
karadenizi mesela,
akdenizi,
ya da egeyi tüm kıyılarıyla...
ne o sevebiliyor gercekten,
ne de ben...

31 Ekim 2009 Cumartesi

ilan-ı aşk

bypass ertesi istirahatte bir hastanınki gibi
çarpar olur kalbim,
dizilince sözckler boğazımdan yukarı,
akşam trafiği gibi istanbul'un
ağır yanaşır,
dudaklarımdaki köprünün
ağzına...
o an,
yanımdasındır
ve özlerim seni,
bir anneyi cocuğundan ayırırcasına,
ayrılırken yanından,
karanlığa gözümü açmış ışığa bakar gibi,
hayata ve şehre
uyanırım...
gün sayarım,
müebbet bir mahkum gibi,
ölüme;
ya da bir an için iki kişilik özgürlüğüme,
nefesin nefesimde...
üç sözcük var,
üç maymun olup kaçtığım...
birbirinden bağımsız sınırladığım...
biri tek heceli ki,
kanında grip vari
bir virus gibi tanımlayamadığım,
bağışıklığı yok bunun,
kuş gibi kanatlandırıp uçurur,
domuz olup de ateşlerde yüzdürür de...
ve baş ağrısı tatlı gelir,
kuru öksürürkleri,ve
nemi burnunda
ağlama ertesileri gibi...
en tatlı acım olmaya başladıkça
özlemim,
hatırlamak uyutmadıkça
burnunda bir et parçası gibi,
ve anlamsızlaştıkça
beraber sarf edilmeyen sözler,
veyahut gülümsettikçe
ve anlamını yitirdikçe
karşılıklı konuşukluklar,
sonradan akla gelince...
ortaçağın vebası gibi yazılır damarlarıma,
tek heceye dönüşür tüm denklemler,
arşimedin evrakası gibi
koyulur teşhisi,
seri bir katilin itirafı gibi sarar
tüm benliğimi,
karadenizden metreyi geçmiş boyuyla
çarpar aşk,
kalbimin kayalıklarına...
kendime ve sana aynı anda itiraf edemese
idim,nasıl yaşardım,
yüzmetreci bir koşucunun saliseleri gibi
geçen vakitte...
içimde ve sırtımda bu ağır yük ile...

ölümsüzlüğe

bir ölümlüyü öldürebilir sevda,ya
da
ölümszleştirebilir sevdasıyla...yorgun
bastona mahkum
yaşlının,derin solukları gibi
mücadeleci iç çekişler,
basar ciğerleri,
hatırlayınca,
verem gazisi ciğerler astımı yaşarcasına
bekleyişler...
özlem,
kader kadar kederli...

sevgili

sevgili sigara gibidir,aşk
içerken,acı
söndürürken,koku...

öngörü

kötü vakitler de geçireceğiz elbet.
fakat bunlar,
gerçekten de kötü olduları için,
değil;
daha iyileri var olduğu için,
kötü hatırlanacaklar...

savunu

hepsini ayrı bir seviyorum,
eski sevdalarımın,
yok bir köşesinde azalan sevgi kalbimin,
onlar da geliyor fikrime senle birlikte
zaman zaman...
geliyor da gelmesine,
fakat bir tek sen çıkmıyorsun aklımdan...

pek eski olmayan bir vakitten

güneşe doymuş bir şafak ertesi
yazıyorum bu şiiri,
aklımda dönüp duran
imam hasan sabbah efendi
ve cenneti alamutun arka bahçesinde
düşlerimde,arkaya ittiklerim gibi
sıraladığım mısralara gülümsüyor
yoldan geçen
işine koşmakta biri
ben yazıyorum o gülümsyor
bir tümce bu,yok bir zarfı,
ancak sıfatı var ve fiili,
o yürüyor ve geçiyor sokağımdan
sadece biri,
bana mı gülümsüyor,
yoksa bana mı gülümsüyor sormama mı
işte böyle bir sabah
kapatıyorum gözlerimi
yakın zamanlarda izlediğim vampir dizisi,
ile etkilenip,
güneş yakarken tenimi,
zamanın damarlarımda dolaşan kanı
emdiğini hissediyorum...
bir sabah,
ne günü var ne ayı,
ne de yılı,
her sabah gibi...

yaşama

öyle birşey ki yaşamak,
su içmek kana kana,
ve kusmak
alkollü bir gecenin
ağıran yanlızlıklarını
doğarken tepende o güneşi,
su bilmiş içilmiş an ertesileri...

25 Ekim 2009 Pazar

paradox

düşünüyor mudur ki,
düşünüyor mu diye,
ya da bu saçma döngüye dalıyor mudur benimle,
boğulacağını,
ve düşünmediğini düşünerek çıkıp kurtulacağını bile bile...

anlam ve an

boşlukta kelimeler dizildi,
anason kokusu,
tirtrek mum alevi,
cümle oldular,
gecede,
ne manası var şimdide,
yokken sen,
ne tutarlılığı...
sönen deniz feneri gibi gündüzde,
güneşin altında ezildiler...
nice kelimeler attım boşluğa,
kokun yokken,
ya da parlayacağı gözler,
söndüremediğim alevin;
ne cümle olabildiler,
ne de anlam yitirdiler...
çöken karanlıkta,sığ suda
kayalıklarına misafir beklerler...

şiirlenme

sen,
gülene kadar,
ya da gülümseyene,
veyahut sana gülümseyene gülümseyene...
ben suratımda o yavşak ve her an kahkahaya yüz tutmuş gülümseme,
ve içimde kırıklık senin gülümsememene,
bir damla kurur kağıtta,
hüzünle karışık şiirleme...

sen,
gözgöze gelene kadar benle,
ya da gözün tarafıma ilişene,
veyahut ben öyle hissedene...
ben vucudumda ilgi çeker ve hoplamaya yüz tutar bir hareketlenme,
ve içimde tuhaf üzünç gözgöze gelmemene,
ikinci damla kurur kağıtta,
üzünçle karışık şiirlenme...

sen,
düşünene kadar,
ya da düşleyene,
veyahut seni düşleyeni düşünene...
ben rüyalarımda o sana koşar ve elinden tutar düş ile,
ve içimde bir eziklik düşünmemene,
üçüncü damla kurur kağıtta,
umutla karışık şiirlenme...

tik tak

yaşlı bir dedenin,
geçmişe bakıp da içerlendiği gibi,
geçiyor olur oldu zaman şimdi,
şimdilerde,deprem ertesi çatlaklarından,
su sızan baharı yeni ağırlamış bir yörede,
özentisiz bir inşaatçının elinden baraja;
halen akmakta ve dolmakta olan kar erintisiyim...
güneşe kısmış gözlerimi,
geçmekte olan ve gelmekte olan yaza,
ve gelişine bir de gidişine işte zamanın;
üç bin metrede elektriği gitmiş bir köyün,
gece vakti gölgesine sığınılan titrek bir mum alevi gibi,
açılmasını beklerim yolun,
öyle geçsin de gitsin isterim kar,
buzullar kaybolsun işte...
zaman,
kader kadar kederli işte,
ne amanı var,
ne manası...
anasının seyrinde bebeğin büyümesi gibi hızlı,
ameliyattan bir hastanın çıkmasını bekler kadar sonsuz,
şu an,
geçmişi gelecekten ayıran,
tanımlayamadığım şu an...
iki yüzü arasında ince bir perde içinde bir odada sıkışmış gibi...
yaşam,
su sesi, uykuya dalmaya engel ,musluktan damlayan;
öyle çekilmez,öyle sabah olmaz,öyle sinir bozucu işte,
ve uykulu uyandığın yeni günde nasıl hatırlanmaz ya uykuya daldığın an,
ya da damlayı duymaz olduğun aynı an işte...
şu saniye,
o saniyeyle örtüşmüş bir şekilde...

19 Ekim 2009 Pazartesi

sopez gulur

Sopez gulur
So ulur so ulur
So ren çkimi iqbali
Skani qoropa miğun qoropa
Si kçume var vigzali

telli ya da üflemeli,
hatta vurmalı,
enstrumanların nedir çektiği,
eşliğinde insan sesi,
sitem,
acı,özlem,
aşk,
hep aşk...

beş duyu,
bin lisan,
bir pencere,
hatta iki de,
aynı zamanda bir gibi,

dışarda rüzgar,
bileklerinde aşk,
hava açık,
güneşe uçan martının gölgesine saklanmış,
yaprak sarma inceliğinde parmaklarınca kavranmış,
gülden buram buram aşk,
ve müzik,
kulaklarında nedir bu enstrumanların çektiği...

yazları gidilen bir köy evi,
nasıl ağustosta şenlenir de pırıl pırıldır,
eylülde basar gider yemek kokusu ve çocuk sesleri,
yiter pat küt sesleri merdivenlerden,
çatırtıları eski tahtanın halıyla korunan,
bahar sonu yaz öncesi,
açtığın kapı ardında,
her yanında bulduğun tozdur aşk,
silsen de,
silkelesen de,
bırakmaz yanlız köşkü,
dağılır en ücra köşesine,
soluklarında yıllanır misafirlerin,
bırakmaz en mutlu gününde

Nerelerde geziyorsun
Nereye gidiyorsun
Nerede benim geleceğim
Senin aşkın var bende aşkın

aşk;
toprakta saklı demir tozu,
dönüşebilir bir tasa,
içinde yanan ateşle,
ve o tasstan bir su dindirebilir hararetini,
dökülebilir bir kılıca,
ya da hançere,
delip geçebilir bağrını;
kesebilir bileklerini,
kör bir bıçak olup;
aşk;
bin dereceyi aşmış bir kazan içinde,
güneşe çalmış rengiyle bir demir tozu işte,
topraktada kalsa,
dökülsede,
kaybolmaz aşk,
dönüşebilir sadece...

nefret ile sevgi arasında,
voleybol macı icin gerilmiş bir file,
nedir çektiği o topun,
kimbilir hangi elde...

aşk;
beş duyu,
beş pencere,
hepsi bir pencere,
nedir bu enstrumanların çektiği,
sussalar da,
kapansa da,

var yine...

18 Ekim 2009 Pazar

tahta ve kösele

yürüyordu,
ayakkabının tabanından ilişti ses kulaklarına,
diğer adım ise bir korsanın,
kesik ayağı ucundaki tahtadan gelir gibi,
karıstı ayakkabıyla,
ıssız bir adaya gömdüğü hazinesinin yerini,
unutmuş gibi sayıklıyordu torunlarını,
kaybettiği eşiyle evlendiği günden kalma,
davul sesi yankılanır oldu kulaklarında,
tam uzunlukta tahta,
yarım uzunlukta kösele sesi...

sigara dumanı odaya yayılır gibi,
dolmustu hayatın genzine,
dağılır gibi,
zihindeki açık penceerelerden sızar gibi,
kaybolmaktaydı,
griden temize,
sağ kalanların ve ondan sonrakilerin,
hafızalarından...

yürüyordu,
sırtında bir yük taşır gibi,
kambur,
tahta ve kösele ezgileri eşliğinde,
griden renksizliğe,
doğumu da öyleydi işte,
renksizlikte griye...

ne fark eder bir bebeğin,
tanıyamaması ile,
çağına özlem duyan bir dedenin cocukca inatları...
ya da emeklemesi bir bebeğin,
tutunarak kanepe kenarlarına,
sendelemesi bir ihtiyarın,
ya da yirmilerinde bir dünyalının,
kararması,ve karartması içini yok yere,
depresif dürtülerle....

tahta sesi ve kösele,
there is no stop anywhere in this road
kulağında öylece...

13 Ekim 2009 Salı

bin kere

bin kere düşünmeden önce,
düşün bir kere,
yiteceğin karanlığı kat hesaba,
boğulacağın çölleri,
ver rüzgarı gece,
eksi kırk derecede,
ölüm soğuğu,
çağrışmak ölüme,
bin kere düşünmeden önce,
düşün bir kere,
bir kelebek olup kanat çırpmayı,
göz ardı et,
doğabilecek fırtınaları,
üç köşeli aynanın tam ortasından yansıyan,
anın tadını çıkar,
yorma kendini geçmişe gelceğe,
bin kere düşünmeden önce,
düşün bir kere...

gece ağarırken,
sacların,
zaman doğar ufuktan,
karanlıklar gölgesine saklanır ağaçların,
yutkunmalar başlar dudağının ucuna gelen sözcüklere,
bin kere yutmadan önce düşün bir kere;
sarılmak istiyorsan,
şafak ile parmaklıkların arasından sızan gün ışığıyla sarmaş dolaş,
rüzgar gibi,
bin kere sarılmadan önce,
düşün bir kere...

30 Eylül 2009 Çarşamba

ne o ne ben

ne o seviyor beni,
ne de ben onu,
yanlız ikimiz de,
ağlama ertesi ilk gülücükleriyle,
bir bebeğin,
küçük parmaklarını seviyoruz,
ne takılıyoruz rengine,
ne de memleketine

ne o seviyor beni,
ne de ben onu,
ikimiz de balık kokusunu duyduğunda,
kavun doğranmış masada,
bir hoş oluyoruz,
anason esansıyla,
ne lüxüne takılıyoruz,
yakamozuyla sarıyer'in,
pahalı restaurant ının;
ne de ince belli çay bardağı,
ve iskemle üstü,
arnavutkoy balıkçılarının sıfırandaki,
oltalarına takılan mutevazılığına.

ne o seviyor beni,
ne de ben onu,
ölüm haberleri sarsıyor ikimizi de,
sevdiklerimizin kaybının ardından,
üzülebiliyoruz hastalıklara,
ya da nebileyim,
kederlenebiliyoruz,
durduk yere,
afrika'da aclıktan yitip giden bir cocuga,
vicdanımız uğuldayabiliyor kulaklarımızda.

ne o sevecek beni,
ne de ben onu,
ömrü yetmeyecek belki,
onun,
kabullenemeyeceğim belki de onu;
sınırları kavramak yerine,
kaldırmaya gücü yetmeyecek,
orta yaşlı,bir kalbin ,
başı,süreci ve sonu...

28 Eylül 2009 Pazartesi

yıldırım misali

yüzde beş alkol misali,
birada azınlıkta kalmış,
sana ağzımdan dökülmeye yüz tutmuş,
boğazımda düğümlü sözcükleri,
yüzüne vurma isteğim

bir korku bu,
kendime yabancılığımdan,
sana yabancılaştıran beni,
özlem,
ne garip bir duygu bu,
yanındayken bin kat daha artan,
himalayalardan yuvarlanan kartopu

insanoğlunun oğluyum ben,
damarındaki zehri adetten bilen,
ah bir de yok mu,
ayağı postallara yapışmış asker misali
gün saymaklar...

kanser bu olsa gerek,
içinde senden yabancı büyüyen
orta çağlardan kalma bir büyü,
illüzyon,
bir de kendime söylediğim
ülkemin siyasetçisi vari,
gündemi saklayan yalanlarım

zaman pek bi yagmurlu,
gec gelen bir yazın kara bulutlu bir haziran günü,
içime işleyen bir ışık yağmuru,
önce mideme bakı yapan homurtu,
ve yavaş yavaş artan ses,
bomba ertesi kulaklarımı sağır edercesine,
o içimdeki yalancıyı susturan ses,
öyle boğuk,öyle kalpten,
öyle mantığı katleden,ki,
öyle ki,yayladan denize yola çıkmış,
alabora olmaz bir raftingci misali,
yağmur damlası...
yıldırım misali işte,
başı da,
şu anı da,
yılmaz,
yıldırır,
bir yıldırım....

26 Eylül 2009 Cumartesi

duyu

motor sesi,
ve talaş kokusu,
çakar gözünde,
kızılağaç korusu...

güneş yakar enseni,
asfalt kenarındaki mıcıra değen ayakkabılarından,
kulağında hışırtı,çıtırtı,
ege sahillerinde yürüyor bulursun kendini,
araba kornası,vapur sesi,
geçip giderken bıraktıkları rüzgar,
hafif bir meltem bileklerinde,
ah o hışırtı,
dalganın kıyıdan ayrılırken bıraktığı....

25 Eylül 2009 Cuma

dere

ah o nehirler
aksa ya geriye,
yayla da,
ayakların soğuk su da,
denizden tuzlu misafirleri,
ağırlasa ya,
gökyüzü...

hiç

bu an,
daha önce,
hiç yaşanmamıştı,
yepyeni bir an,
tamamen farklı...
monotom hayat yoktur,
sadece bakış açısı...

biryerlerde,
bir atom,
başka birine,
çarptı ve,
bileğineki tüylere değdi dalgası,
hissetmedin,
ya da ürperdin belkli,
bu an daha önce hiç yaşanmamıştı...

oturuyordun sadece,
an ve an,
sürekli bir zaman diliminde,
oturuyordun,
gözlerini dikmiş halının desenine,
düşünemiyordun,
o an sürüsünde,
zaman diliminde,
aynılaşmıştı mekan,zaman,
bir yerlerde,
ses duyuldu önce,
kalp atışları hızlandı bir genc kızın,
önce irkildi,
sonra da flaşları çarptı gözüne,
o an daha önce hiç yaşanmamıştı,
aynı anda,
bir ülkeden güneş çekiliyordu,
arabaların ve apartmanların farları ve ışıkları aydınlattı sokakları...
aynı anda dalmıştın,
fakat o an daha önce hiç yaşanmamıştı....

16 Eylül 2009 Çarşamba

izmarit

dumanına,
tutuk bir elveda,
gözyaşıvari külleri,
tablasında.


bir damla su ile,
karartabilir elleri,
ya da sönebilir sigara,
karışsa da odaya son dumanına,
veyahut sönüverse en başında,
sonu izmarittir en sonunda

kokusu,
fabrika bahçesinde bir gül kadar,
aynılaşır tablayla,

sigara yansa da yanmasa da,
izmarittir aslında,
bir kere söndükten sonra yakmaya kalksan,
aşk gibidir,
küle yakın bir tat verir...

15 Eylül 2009 Salı

akrep

ben akrep,
peşimde yelkovan,
tur bindiriyor zaman,
zaman zaman,

ve üstümde gissediyorum ağırlığını,
gün yirmi dört kere tam gölge,
ağır ağır ilerliyorum,
durmuyor yelkovan,
ah bir de o sıska ibre;
acıta acıta ilerliyor,
sindire sindire...

ben akrep,
başladığım yerde,
güneş sızıyor içeri,
ben akrep,
başladığım yerde,
çekiliyor güneş,
karanlık sızıyor içeri,
ben akrep başladığım yerde,
gözlerim kamaşmış,
gün mü,güneş mi,
hangi günün güneşi?
bilmiyorum...

12 Eylül 2009 Cumartesi

damla damla

çöken karanlık,
bulutlardan sanma,
ısınıp küreselleşen yontulardır aslında,

ve ekmek,
dere ağzında,
gök gürültüsü,
uyandırmaz mı çakalı,
sızlamaz mı vicdanı,
dönü durmaz mı dalabilmek için uykuya,
yatağında...

dere yatağında...

yağmur damla damla,
gozyası damla damla,
ve sel olur,yok pahasına...


ve toprak kokusu ardından,
açılan otuz mezardan buram buram,
kayıplar onca...

yüzen arabalar,
zincirlenmiş,telef inekler,
ve çığlıklar kalır akıllarda,
son ve,
yavaş yavaş ıslanan çığlıklar...

suç yağmurundur elbet,
ya da taşıyan rüzgarın,
ne bileyim,
ıslanmaktan çekinen insanın...

boğazında düğümlenir,
acı,
kin tıkar mazgalları,
sitem basar,
şehrin ve ülkenin heryanını...

9 Eylül 2009 Çarşamba

sıkıntı

sigara,
nasıl yanar da karışır rüzgara,
ne külü kalır,
ne de dumanı yağmurda...
sigara gibi yanmak işte,
ağır ağır,
yokolurcasına...

bir acayip rüya,
avuntu belkide,

düş kurmak,
tekrar tütün yaprağı olmaya...

7 Eylül 2009 Pazartesi

mukadderat

sabah,
sıfıra yakın bir gölge,
gölgeye bulanmış bir yer yüzü,

bir yerlerde,
birileri kefeniyle son yolculukta,
bir yerlerde,
memeye aç ağlamalar...

bi ev var,
üşür içindekileri,
bir yer var,
güneşten bronzlaşmış tenleri

salisesine kadar eş zamanlı,

bi yerlerde tozduman,
ateştopları,
kan,

ve gül,en pembesinden,
bir çingenenin kulağına ilişmiş,
göbek atar,keman ile...

o an,
bir ses işitilir,
alarm sesi,
ilk ışıklarla yüzünde,
ayılmak için su,yüzünde,
hatırlar kesik kesik,
işitir anlam veremediği sesleri,
bilir belki de,

sabahın sarhoşluğu ile,
rüyamıdır gerçek midir bilemez,
şahit oldukları,
küçük köy...

o,
hazırkıta şöförü ile,
düşer asfalta...

4 Eylül 2009 Cuma

eylul

damlalar çiçek açar,
toprak olmaya yüz tutmuş,
kuru yaprağa çarpınca,
gök gürültüsü eşliğinde

ve güneş,
erken batacaktır artık,
artan rüzgarın eşliğinde,
kısalan günlerde...

neye benzer bilir misin,
eylülde karadeniz...
yağmur ve fırtınalarla geçirilmiş bir yazın,
ertesinde olgunlaşan meyveleriyle;

elli beşlerinde,
ihtiyarlığa yüz tutmuş bir orta yaşlıya...
ve her birini yeni doğmuş gibi
tadarken hayatın lezzetlerini,
bir ağustos eriğini mesela,
veya ayva sarıya yüz tutmuş,
yılın son tadları olduğunu bilerek
götürür ya ağzına,
ve hisseder ya parmak uçlarında,
göz kapakları titrer...
hayatın tad alınabilen son mevsimidir...

ertesinde saçları beyazlayacaktır,
yemyeşil çamların,
kar tanesi,
soğuk,
daha soğuk,ölüme yakın bir soğuk;
ve yolları kesilecektir,
hanelerin birer birer,
sesleri de...


eylül,
bir başkadır karadeniz de,

ne sıcak yazı,
ne kurak gençliğiyle....

1 Eylül 2009 Salı

tetik

"mısır firavunu psammetikhos Pers kralı kambyses e yenilip esir düştüğünde,kambyses onu aşağılamak için pers zafer alayının geçtiği yola götürülmesini emreder.herşey öyle ayarlanmıştır ki,psammetikhos kızını bir hizmetçi olarak,testiyle kuyuya giderken görür.bütün mısırlılar bu görüntü karşısında ağlayıp yakınırken firavun öylece durur;gözlerini yere diker,kılı kıpırdamaz,ağzından tek bir söz çıkmaz.idam edilmeye götürülen oğlunu gördüğünde,gene tepkisiz kalır.ama esirler arasında yaşlı yoksul düşmüş hizmetkarını görünce yüzünde derin acı işaretleri görülür,dövünmeye başlar."

...Son Bakışta Aşk kitabından "hikaye anlatıcısı VII. bölüm"den....

montaigne bu hikaye için şöyle demiştir;

"o kadar kederliydi ki,kederindeki ufacık bir artış,duygularını zaptedememesine yetmişti"

heredotos ise,hikayenin devamı konusunda hic bir acıklama yorum getirmemişti...

tetik

eğri büğrü,
eğimli sahada,
mahallenin çocukları,futbola
benzer bir oyun oynamaya,
çalışmakta,
değişir kaleci sırayla,
futbol topu,
benzer mahallaenin cocuklarının,
yamalı pantolonlarına,
içlerinden birinin kafasından,
sekip de dalar dikenliklere ,
şambreli yanlarından fırlamış,top;
kalır diyeti,
ve sucu,
yok pahasına
kafasına carpan cocuga...

bir köprü,
kollarında asya avrupa;
deprem ve fırtına ertesi ameliyatlarla,
tutunmaya calısmakta,
sayarken bir gün altından gecen gemileri,
üzerinden gecen bir milyon kacıncı araclar,
konvoyundaki ağır yüklü bir tır,
tam ortasına gelir...
parmak ucları değer suya,
yavaşça çeker parmaklarını bir altunizadeden,
bir beşiktaştan,
kırılır dizi,ortaköy ve üsküdarda,
kalır diyeti,
ve sucu,
yok pahasına
ağır yüklü bir tıra...

bir insan,
yaşlı ve yılların verdiğiyle hasta bir insan,
bir gun tabularına saldırmış torunun,
bıraktıklarıyla üzülüverir,
çocuğu da...
kalp agrısıyla yavaş yavaş göcuverir,
anadolunun nice dağlarında
memur eşi olarak süren yolculuğu
biter doğduğu toprakların yanında,
doğurduğu topraklarda...
cocuğunun da dört odasına,
yavas yavas cokmus olan karanlık,
annesini uğurlarken,
hissettirir kendini damarlarında...
beyaz onluklu torun,
ve beyaz onluklukerle dolu bir oda,
55 yaşın yagmuruyla,
heyelan görmüş gecitleri,
acmaya çalışır yedi saat boyu...
eğer masada kalırsa,
kalır diyeti,
ve sucu,
yok pahasına,
tabu mağduru bir toruna...

30 Ağustos 2009 Pazar

üç gölge

geceye gölge getiren aydır,
kimi zaman da yıldızlar,
ve insandır suçlusu;
yeryüzünün bir ağacı üç gölgeyle,
ağırlamasının,
en karanlıklarda...

eşya

bu dünyaya aitliğimiz,
yahut ait hissetmemiz
içindir
eşya,
dünyadan bir parça,
ne kadar şık duruyorsa
üstümüzde
o kadar yakışmışızdır dünyaya,
mobilyalarımız kadar yenidir
en yakınlarda mutlu hissettiğimiz an
kendimizi...
yuva;
kapandıkça dört duvar ardına,
büyüdükçe gözleri,
yükseldikçe ve gözlenebildikçe şehir;
oralıyızdır artık,
evleniriz dünyayla,
sonsuz bir katolik yeminiyle...

hayata aitliğimiz,
ve eşyadan uzaklığımız;
eşya,
ve korumak için hiçi,
çekinerek kaybetmekten,
dört duvar arasında,
dört duvardır eşya,
içinde yaşar insan korkusuyla...
çıkabilmek yola,
terkedebilmek şehri,
uyanmamak yeni güne
korkularımızla
dair dünyaya;
soyunup koşmaktır işte,
sınır yokçasına,
durmazcasına...

insanlarla bağlarımız
dunyaya ve hayata aitliğmiz
arasında gidip gelir,
sevgi,
dünya,
hayat,
üç maymun...ve duyulur eşya...

25 Ağustos 2009 Salı

has has

kalabalıklarda,
her ses kulağında,
ayak sesleri,
telefon konuşmaları,
hunharca muhabbetler,
kornalar,
kafasında dönüyor hepsi;
sıkma programında takılı kalmış,
eski bir çamaşır makinasının yanında bağdaş kurmuş,
diniyor dünyayı...

yabancıların yüzünde kırışıklıklarda gözleri,
gözlerinin hareketlerini izliyor,
dudaklarında kimi zaman,
aynı anda hep ellerinde;
tiyatro eleştirmeni havasında,
oyuncularını gözlüyor son perdenin...

yüzünde mona lisa saklı,
söylev verircesine sallıyor elini kolunu,
donuk bakışlar,
manasız kafa sallamalar,
evet,he,evet der gibi;
yabancı bir şehirde,yabancı bir dilde,
eski bir vakitte,iftar öncesi yemek yiyecek
bir yer arar gibi,yoruluyor...

farkındalık böyle bir şey işte,
bazen dilsiz,bazen sağır,
bazen de kör...

20 Ağustos 2009 Perşembe

tablo

bir manzara,
güneş yok,
su da,
gökyüzü de,
güneş renginde,
hiç bir ağacın yeşili de,
çalmamış güneşin rengine...

ve martılar,
havada,gökyüzüde gölge...
onlar da çalmamış sarıya...

bir ülke,
umut yok,
hayat da,
ergenler de,
ümidin renginde,
keyfi yerinde olanlardan da,
hayır yok,geleceğe...

ve çocuklar,
yolun başındalar,yeni yetme...
ümitsizce gülümsüyorlar sadece...

damlaya dair

birikintisinde kalır mı dersin,
buluttan ayrılan,
yere varan,sağnak bir yağmurun ilk damlaları,
yağmur ertesi...
sonu gelmez bir pembe dizi gibi,
tekrarlanan hayat denilen pencereden seyrettiğin,
tek kanala mahkum yetmişlerin hanelerinde
akşam yemeği ertesileri gibi;
gölcük,
gölet,
göl,
önce güneş sonra rüzgar,
ve çöl...
ilk damla,ilk kare
sen ve çorak,
çorak toprağa varan ilk damlaya düş kuran sen,
kalmaz ama tekrar düşer mi dersin...

eşik

ölüme dairdir doğum,hissetmek,acı,yabancılaşmak;
bir anlığına saniyelerin,saliselerin durduğunu hissedip,
odaya,dörtduvara,
veyahut açık bir alan fakat hayali bir zindana,
kısıldığını hissetmek.
yabancılaşmak...
ilk defa denize atlar gibi,
boğulmaya yüz tutmak,
ve seni yukarı çekecek tuzlu su bile bulamamak;
hepsi doğuma dairdir...
ölüm ise hissetmemeye,
sabaha karşı dalınan bir uykudan kalkmazcasına,
güneşi görmezcesine;
uykuya dalmak için çabalamadan,bir anda,
saatlerce karanlığına gömülmeden bir sünger parçasının üstünde,
sızmak öylece,ölümün provasıdır...
hissizliği hissettiğin o an,
hayata dair her şeyin yok olduğu o an,
frkına vardığında işte,
kusmaktır herşeyi,
öylece içine...

19 Ağustos 2009 Çarşamba

döngü

açık bir tepe,
her yerde rüzgar,
ben başak güneşte kavrulmuş,
zaman hissettirdikçe kendini,
pervanede,
döngü,
yel değirmeninde,
döngü,
o kaçınılmaz döngü,
undan ekmeğe...

kedar

zaman değişir,
mekan değişir,
insanlar değişir,
an,
değişmez

çalışkan bir arı uyanır yeni güne,
bulutların arkasında gizlenen güneşle,
yaprağından uyuklayan bir karıncaya doğru,
bir damla ayrılan çiçeğe konar,
özünden bir fırt çeker,
yeni güne dair bir sigaradan çeker gibi,
çiçek değişebilir,
yıllar sonra torunları konar belkide,
aynı yerde o çalışkan arının,
belki heyelan olmuş da mekan da değişmiştir,
ama özden ilk yudum,
o an,
çiçekten bala uzanan serüven,
değişmez...

çakmak taşı crickerda çakar bulur kendini,
çakmaktan atmosfere fırlayan gaza,
tutuşur fişeğin fitili,
ve yükselir göğe doğru kendiini bilmezce,
aydınlanır gök yersizce,
kül olana kadar havai fişek,
çakar gözüne,
tarih değişmiştir,
sahile taşınmıştır şenlik yeri,
sen,
değişmeyen tek şeyin değişim olduğuna yanan,
sen de değişmişsindir,
o an,
zamanın durmasını istediğin,
geriye sarmasını istediğin,
gözlerinin kapanmasını ümit ettiğin;
damarlarına zehir pompalayan
üzünç dolu bir ağrısına boğan
kalbin dursun diye,
o an,
zamanın,mekanın,insanın
değişmemiş hissettiğin
sanki,
gözlerini biraz önce kapatmış da
uzun hayallerden uyanmışsın gibi gelen o an,
değişmez...

zaman değişir,
mekan değişir,
insanlar değişir,
an değişmez...

6 Ağustos 2009 Perşembe

aşka dair

doğup doğmamayı seçemezsin ya,
ya da ölmemek istesen de elinde değildir,
aşk da öyledir işte,
doğum kadar mühim;
ölüm kadar vahim...

yazmalı

ayakkabılara yazmalı,
dar gelip de rafa kaldırdıklarına,
veyahut,taraklı ve uzun parmaklı kalıbınla,
kenarlarından hava ve gün ışığı sızdıranlara,
çöptekilere yazmalı...
dar gelip de başkasına verdiklerine de yazabilirsin,
veyahut,abilerine olmayıp da ayağına oturanlara,
yıllar sonra,köydeki evde çatıda eski tahta bavulun içinde,
tozlu halde bulduğun,el kadar kazağa yazmalısın...
diyarbakırda,
doksanlarda,çermiğin dağlarının ardında,
kuşluk vakti kalkan,minibüse hazırlanırken,
kış ve sabahın davetlisi,
karasal iklimin,en kuru,ayazında;
kırmızı,ayakkabı hizasından kapüşonuna kadar,
lojmanın yanındaki ağacı sardığı gibi sarmaşığın,
sıcak ve yünlü öpüşleriyle,giydiğin,
bir başkasına küçük gelmiş de,senin olmuş,
gocuğa yazmalısın...
pantalonuna verilmiş sokak sıfatını,
hatırlarsın belkide,
paçaları çorap hizana,
yamaları esklerinden sökülmüş olanı,
düşmelerinden şortun yasak olduğu günlere,
yazmalısın...
elde olan yumakların,
renklerine,ve desenine bakılmaksızın,
zaman zaman üstünde denenip,
kolları oluyor mu diye test edilen,
anne kokusu sinmiş kazağını da hatırlarsın,
vucuduna degdikçe,huylandıran,
raflara kaldırdığın...
ayakkabıya yazmalı bence,
büyüme tehlikesine karşın,
parmak uçlarında,
bir çocuğun hayal dünyası kadar boşluk yatan;
ayda bir kaç kez giyinebilen ayakkabıya...
ya da kol saatine,
parlak,
camının çizikleri kadar eski,
cici,
bir kol saatine,
gizlendiği yerden,aşırıp,
sokakları gezdirdiğin kolsaatine,
ve o günde,
aksiliğin zirvesinde,
bir an için kaybettiğin,
ve ararken kendini de kaybettiğin,
korku dolu o güne de yazabilirsin,
pim takmayı öğrendiğin o günlere...
hatırlamalı ve yazmalısın,
o cici günlere...

zindan

rüzgar,
dört duvar arasında özlediğin şey,
saçlarında;
bulut taşır en karasından,
yağmur;
çamur toprağa değdiği an,
bir şırınga gibi emer ağaç;
kütüğüne kütüğüne...
güneş,
yaz,sonbahar,ve yaşlanır ağaç,
zaman,o andan sonra motor sesi,
talaş kokusu,
zaman eskitir herşeyi...
önce kökünden,
sonra da selülözünden,
ayırdılar garibi...
kağıt,
bembeyaz,saf;
ağlayışında günahın zerresi bulunmayan,
memeye aç bir bebeğin,
yaşanmışlıkları gibi,
boş...
sonra defter,
garibin arda kalanlarından,
dört ayaklı minik bir masa üstünde seni bekler...
sen,
kaleminle sen,
ertesi günlerini çalan sınavlardan müzmin,bunalmış,
ah sen...
kurşun kokusu,
sürüp giden hayatın kadar,karaladığın defter,
ah rüzgar,
sen nelere kadirsin..

5 Ağustos 2009 Çarşamba

yoktun

dün seni aradı,
rüzgar gecede,
bulutuna değdirdi hiçyere,
çöl düşüncelerimin denizinden,
kopan kum tanesini,
üçüncü gözümün...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

sen ve da

sana baktığımda,
kaçıyor gözlerim,
yersiz titriyor yüreğim,
eski-mo oluyorum birden,
kırkbirinci ismini seçiyorum,
kar oluveriyorsun,
her yerdesin...

seni andığımda,
ürkek bir çinli oluyorum,
damarlarımı hun kaplıyor,
örebildiğim kadar setle,
koruyorum kendimi,
alfabem oluyorsun,
sayısız sen...


seni hisstettikçe,
mekke'de şeytan taşlar
buluyorum kendimi,
mümin oluyorum birden,
yüzüncü ismini seçiyorum,
o,oluveriyorsun,
küfür oluveriyorum...

sesini duyduğumda,
kulağından kan sızan,
savaş gazisi oluyorum,
bombardıman ertesi,
çığlık oluyorsun,
ilk ve tek işittiğim,
yanık kokusu,
kül duman her yanım,
savaş veriyorum...

seni hatırladığımda,
uykusuz bir gecede,
buluyorum kendimi,
ipek yolunda gezgin oluyorum,
bin ikinci defa dinliyorsun,
masallaşan hislerimi...

1 Ağustos 2009 Cumartesi

gece

her gecenin
güneşe doymuş sabahlara uzandığını;
en kara bulutların arkasında,
açık bir gökyüzünün var olduğunu bilmek...

her öğlen vaktinde,
burnuna vuran ilk damlalarla,
bardaktan boşanırcasına yağan bereketten,
sakınacak bir çatı uzantsı,ağaç gölgesi arayan;
uçan memeli misali,
gecelere uyanan,
insan evladı için yeterli midir...

o sadece gün batımının kesinliğine inanmıştır,
veya yağmurun yağacağına,
sonsuzluk da değil,
tekerrürü kavrayabilir mi...

30 Temmuz 2009 Perşembe

özlem

çamurluklarında havzanın tozuyla yaklaşıyor,
dev camının arkasından gülümsüyor muavin,
mesainin bitişine,
orta kapısı açılıyor,güleç suratlara,
artıyor özlemi ayrıldığı perona.

bir kadın,soğan soymakta,
güneş batmak üzere,validesini anmakta,
doluyor gözleri,
çağın buluşunu tuşluyor yeni yıkadığı elleri,
sorular iliştiriyor dağlarda uzanan kabloların ucundaki,
hiç oturup da saymadığı,
çok delikli plastik parçasına,
iyi dilkeleri yankılanıp beyaz dağlarında,
çığ öncesi kar tanesi oluyor özlemi,
dair beyaz saçlarına

kapanıyor ışıkları çift yataklı ranzaların,
çok olduğu odanın.
sokak lambasının titrek ışığı sızıyor,
rüzgar ile birlikte,ahşap penceresinden içeri,
ayaz bir kışın yorganına sarınmış yanlızlığında,
yanaklarına konduruyor iyi geceler öpücüğünü;
gölgesi insana benzeşen direğe kayıyor gözleri,
hiç var olmamışsa da annesi,
yanakları pembeleşiyor,
özlüyor yetimin biri.

bir gece,yaz ortası,
yere eğiliyor evin yanındaki,
bal armudun dalları,
kaldırılan sofra geliyor hep gözlerinin önüne,
bir elin parmaklarıyla sayılacak saatler önceki,
sesi ilişiyor kulaklarına,
dirseğini ıskalıyor gözyaşları,
kollarında hafifçe yiten sıcaklığıyla,
oğlu ile kızı annesini uğurluyor;
asrın icadı uykularının ortasında yakalıyor torunları,
güneşin doğduğu yerler,
özlemlerinin karanlığına gömülüyor saat saat.

elinde satmaya kıyamadığı çiçeğiyle,
kara yüzlü bir çingene,
banklara uğruyor teker teker,
çiftleri kandırmaya çalışıyor güzel dilekleriyle,
yirmili yaşlarında,beşiktaşın boğaz seyrine,
boğazı düğümlenmiş yirmilerinde bir gence ilişiyor bu sefer,
sigara soruyor yüzsüzce.
gemileri sayıyor,ya da martıları,
düşüncelerinden bağımsız bir uykuya dalabilmek için...
el ele,yaz sıcağına inat koyun koyuna çiftlere,
imrenedurmuş buluyor kendini,
vapura binenleri saymaya başlıyor bu sefer,
birer birer,evlerine dönmenin sevinciyle,
özlemsiz bir ayrılık duyuyor suratlarda,
ayrılan vapurun kornasıyla.
dalga,istanbul,
temsili topların günbatımyla silikleşen gölgesi,
asık suratlı tinerciler,
hepsi,
bir olup,
karşıdaki akrabalarını,
komşu illerdekileri,
uzaktakileri,
hatırlatıyor...
bir çocuğun hiç olmamış onsekizviteslisini,
binmeyi özlediği gibi,
bir yetimin annesini gibi hani,
özlüyor,gittikçe karanlıklaşan istanbul gibi,
gömülü olanları...
hiç olmamış bir erkek kardeşi özlüyor bu sefer,
veya,hiç gitmediği yabancı toprakları,
çocuklarına düş kuruyor gittikçe,
var olmadıkça,artıyor içindeki karanlık,
bir sevgiliyi özlüyor,
uzaklarda olmasını yeğleyerek,
yanındayken olduğundan bin kat daha fazla,
hic doğmayacak bir güneşin batışını izler gibi...

27 Temmuz 2009 Pazartesi

kısmi

hayat türevimi alıyor her seferinde,
t=0'dan şu ana doğrusallaşıyorum,
düşüncelerim yüksek mertebeli
diferansiyel umutlarım,
her tıkandığımda Laplace yetişiyor imdadıma,
Dönüşüyorum...
her ne kadar doğrusallaşsam da,
bir kurt düşüyor karadenizime,
Ve ben homojen değilim artık,
düzgün bulmuyorum kendimi anlayacağın...
onca dönüşümden sonra,
Kendimi,parametre değişimi veya,
küresel koordinatlarla,
doğadaki kalıplara sokulmaya çalışılan
çok değerli bir fonksiyonun
çok katlı ve bir o kadar da değersiz
integralleri görüyorum
Beni hayata tutan kısmi duygularım ise;
birer birer ihmal ediliyor
bu sonlu ve bir o kadar da sonsuz denklemde,
ve donduruyorum zamanı,karabasanlarda tıkanıyorum,
zamansız bir hız denklemi kalıyorum,
dönüp bakmaya korkuyorum,
aştığım yola...

19 Temmuz 2009 Pazar

neneme

bir cift ayakkabı geldi gözümün önüne,
asansörü edilene kadar çikmaya yorulduğun,
yeni hükümdarlığının mavi seyrinde ufuktan el ettin bana o an,
sultanım...
saçlarında hep ak vardı gözümü açtığımdan beri,
ara sıra açtığında eşarbını of sıcağının neminde,
azcık nefes alsın diye...
ve hep koynundaki liralarına,
diz cöküp el açan torunların kalacağız,
çay zamanı ertesi...
hiç gitmeyecek gözümün önünden,
diz öküp,örtüsünü yere kırıntı düşmesin diye karnımıza kadar
çektiğimiz,sini üstündeki gözümüzde masadan da büyük,
geniş tepsi,ve cevresindeki arapca sandığım oymaları,
ve pay ettigin sarmaları ve dağ gibi karpuz en ulaşılmaz en ortada...
sukut durmak ne mümkün nenem,
her müziği açtığımızda kulağımıza çınlasa da,
yakmaya yorulmadıgın iskambil kağıtları
kadar sayılıymış günler,
iki bayram arası düğün,
iki çay arası göç olmaz nenem,
hiç mi düşünmedin düğün fotoğrafımın tam ortasında da,
aynı,sininin yanında koltugu ve minik sephasında tek tabağı,
ve minik salatasıyla,dedemin bıraktığı boşluk
gibi sensiz olacak...
seni hep yaz günü hatırlayacağım nenem,
çaydan su çekmiş ayaklarımızla dönerken,
kapıda havlularken karşılayacaksın bizi,
ayaklarımızın çamurunu yandaki çeşmede yıkayacağız,
sırayla geçeceğiz kapıdan,
hafif burnumuzu çeke çeke sona kalanlar,
bir yandan da çizmelerin altındaki çamuru,
kücük bir odun parçasıyla çıkarmaya çalışırken,
sitemle gülümseyeceğiz sana doğru...
öğleden sonraki otobüs için sabah erkenden kalkacak torunların,
kahvaltı ertesi,televizyonu da kapatacak unutmamak için,
vakit kollayacak fırındaki soğumaya bırakılmış,
yemeği önceden götürmek için,
senin yokluğuna...



ve ben nenem,
ayakkabılar dedim ya,
pazardan aldıkların var ya hani,
bana verene kadar babanemden çok seveceğim seni,
sonrası ise aşikar,
ve bokyiyenun uşağı kalacağım,
ayağıma girdikten sonra,
babanemi kollayacağım,
onu seveceğim de ninem,
seni daha çok özleyeceğim anlaşılan...

dünya bir pencere dedi ya şair,
her gelen baktı geçti,
sen atma türkülerin kadar şen baktın,
gülümsedin bize,
ağıtlarındaki gibi ürperttin tüylerimizi,
diğer kapıyı örterken,
ve yine yaptın numaranı,
mevlüdem,
sultanım,
beyaz saçlarınla hatırlyacağız seni,
karadenizin ufuğundaki beyaz kadar
uzakta da hissetmeyeceğiz hani
beyaz örtünle uğurlarken seni;
of'un yağmuru kadar yakın kalacaksın bize...


en küçük,en asi kızının tek oğlu,
tek kızı,
tek çocuğu,
ozan torunun...

11 Temmuz 2009 Cumartesi

kalan

kalan günlerin azlığından değil,
varlığından teselli,ya da,
bir kelebeğin tırtıl ertesi,
çevresine ördüğü kozadan,
içeri sızan gün ışığına kamaşmış,
ve karışmış olan;
kovanından henüz ayrılmış,
çise nin yapraktan ayrıldığı o an,
toprak kokusuna merhaba demiş,
kanat çırpar bir arının vızıltısı gibi,
düşünceleri;
yırtsa da kozasını,
çırpsa da yorgun argın ilk kanadını,
sadece öyle sinip,
baksa da ufka,
aydınlananın karanlığa gömüleceği gün batımına,
tırtıl kalsa da,
kelebek de olsa,
farkındadır ya kelebek kalan saniyelerin,
ya da tırtıl geçmiş bir ömrün,
renkli,tavus kuşu misali kanatlarından ayrı,
tesellisidir kalan vakit,
ve çiçeklerin balından içeceği,
koklayacağı rüzgarla savrulup,
çırpacağı saatler usta bir ressamin tablosu misali
kanatlarını...

kalan zamanın azlığından değil,
varlığından mutlu,
çernobil mağduru kötü hastalığa
tutulmuş kazım gibi,
şarkı söylemek beraberce,
bağıra bağıra,
sel olup da kalan vaktin inadına,
çaresizliğe...

kalan vaktin azlığından değil,
varlığından azimli,
söylenmemişlerin,zamana yenik düşeceğini,
bile bile,
kalanın;
kozasından havalanmayan bir kelebeğin,
soluyamadığı gül menekşe,
eşilğinde yudumlanmamış ezgiler,
ya da kıyısında denizin izlenilmemiş,
günbatımından gündoğmuna dalgadaki damla,
ve lar;
dolu olduğunu bile bile,

ya da varsayarak,
kozasında,
içeri sızan gün ışığına düş kuran,
hem tırtıl hem kelebek,
ben...

kalan günlerin azlığından değil,
varlığından,var oldukça artan,
kalbin dort odacığının açık kalmış pencerelerinden,
cereyanın sarhoşluğuyla...

30 Haziran 2009 Salı

yesil

ben bir çam ağacıyım,
gölgemde ne ot biter,
ne de karanık,
bir çam ağacıyım aslında...

yağmuru sever,
acarım yeşilimi güneşe,
tam tepedeyken,
açık bir tonla gülümserim yanlızlığa...

iğne yapraklarımla karsılarım yabancıyı,
yapraklarımın mevvsimlerle varlığı kadar,
hayatım,
döktüklerim kadar,çilem,varlığım,
yeşil kaldığıma bakmayın güz vakti,
ben bir çam ağacıyım...

bir orman ki istanbul,
bir yanda çınarlar,
bir yanda fideler,
ve çam ağaçları,
bahar gelse de,yaştaşları çiçek açarken,
döker yanlızlıklarını,
iğneli iğneli...

elinde balta,
gösterdikçe kendini,
anlattıkça bana,
hayat;
kabuğumu parçalıyor hiddetle,
eğiliyor dallarım,
yine de yeşilim,
az yeşil...

bir kibrit çakıyor,
kimi zaman,
bana tutsa,mevsimlerden de güz,
belki söndüreceğim,
bırakıyor yere hayat,
rüzgar da esmiyor hani,
yerde kuru iğne yapraklarım,
tutuşuyorum...

ben bir çam ağacıyım,
çöl rüyam,
orman çilem,
döktüklerim üzünçlerim,
varlığım,
yeşil...

27 Haziran 2009 Cumartesi

yanlıs

işte çöküyor karanlık yeniden,
yağmur öncesi damlıyor boncuk boncuk,
karartıcı,
iç bunaltıcı,
neme doymuş,nefrete dönmüş,
duruvermiş rüzgar ya da incesinden esinti,
dayanabilmeme neden her türlü koşullar,
uçuvermiş,
kapkara her yer,
gölgem dahi karanlık değil yeryüzüden...

her adımında kalan yolun yarısını alan,
paradokslara gömülmüş,
umutsuz vakayım artık,
imkansızlık cezbetmişti her yerimi,
alnımda boncuk ter,
tutamam ellerini,
yağacak yağmur yere vardığında anlımdan
kopan damlacık,
her saniyesinde kalan yolun yarısını alır gibi...

es geçmek,
veya kabullenmek hatayı,
sevinmek seçememezliğe,
elinde olmamasına,
yine de küfretmek,
olsaydı keşke türünde iç burukluğu...
ve o an,önce parlayıp sönen,
aydınlanan yeryüzü ve,
beliren gölgen senin içyüzün,
çimlerin üstüne doğru bir an karanlık,
giderek yükselen uğultu,
top sesi misali,
kalbinde hisseder gibi,
konser alannında ses sistemine yakın bir yerde,
bası ya da davulu,
işte o an,
es geçmişsindir...

atlayıvermişsin üstünden kalan yolun iki katı bir hızda,
alıştıramadan yaklaşmışsındır belki de,
alnından kopan damlanın,kalan yolun iki katını alıp da,
hiddetle çarpışını seyredersin yeryüzüne,
uğultusunundan gökgürültüsünün ya da silikliğinden,
yerle buluşuşunun,
ve o an ilk damla çarpar aynı anda anlına,
anlından kopan boncuk terin yerini almıştır,
daha soğuktur...
işte es geçmişsindir,
farkındasındır yanlışın,
elinde değildir ki hiçbirşey,dönüp de bakamzsın ki
kafanı çevirip geriye,
es geçmişsindir artık,
ses de kalmamıştır ne uğultu,
ne de flaşları yeryüzüne,
sadece alnına değen ince bir serinlik,
hepsi bu...

yavaş yavaş es geçtiğin anı ve öncesini hatırlarsın,
aydınlanan yeryüzünde karanlığınla yüzleştiğin,
o an,
tek sorun da o an mıdır ki,
anlımdan kopan damlanın yerini alan,
damlacığın koptuğu an...

24 Haziran 2009 Çarşamba

sınır

elim gidiyor kapısına,
alnımı sildikten sonra terime,
cıkarıyorum dışı soğuk,
kahverengi misali bir camın arkasındaki,
alkollu arpa suyunu,
dısı nemleniyor sıcakla buluştuğunda,
soğuk bir buhar yoğunlaşıyor üstünde,
ben gibi,
yudumluyorum,
içim dısarısından sıcak,
demiri dokerken suyla buluşutuğu o ana denk geliyorum,
ne kadar hızlı içersem o kadar iyi,
yavaş yavaş ben gibi ısınacak çünkü,
farkı kalmayacak içimden biliyorum...

hatırlıyorum,
dısarısı kar yağıyor,
kulaklarım buz kesmiş,
sahildeyim,
parmak uçlarım hissizleşmiş,
tek eliyle uzatıyor dolaptan amcam,
dışı yine de nemli sayılr,
acıyorum kapağı,
sesi yine aynı,
geceden olsa goremiyorum,
karbondioksitin en yoğun fırlayışını,
elimde iken daha da hissiz elim,
dısarıdan daha sıcak biram bu sefer,
kulaklarımdan elimden daha sıcak,
fakat,
içim,yine o ana denk geliyor,
cos;
hızlıca bitirmem gerek,
daha da soğuyacak cunku,ya da
alkolun hissizleştirdiği o an ile,
ellerimin hislendiği aynı ana denk geleceğim...

bizi hayatta tutan,
sıcaklaştıkça dışarısı bizi bunaltan,
aynı şey,
buram buram terliyoruz aynı şey yüzünden,
gün var çünkü biliyorum ben,
yavaş yavaş içiyorum gazı kaçmış,
alkollu ama arpa suyunu,
ısınmış ben kadar,
ya da soğumuşum,
o kadar,
cansız ve yitik,
ne ses ne seda,ne de hissiyat,
coss,
güneşin altındayım,
ya da icinde farketmiyor;
misal keman en vurucu tonuyla eşlik etmekte piyanoya,
kafamı cevirip bakmak ne kelime duyamıyorum,
kirpiklerim dahi titremiyor,
o an,
ben bi molozdan kopma demir,
deprem ertesi,
yıkıkların arasında,
yolculuğa çıkmışım hurdalığa,
an geçiyor ve ben yavaş yavaş ısınıp,
dökülüyorum bir oluğa diye umut kuruyorum...

17 Haziran 2009 Çarşamba

ihtimal

Her adımını ileri atmaktır azim,
ya da zorlamak ileri diye,
iple de bağlasalar arkandan,
tutunsa da bir el eline,
çekse de seni geri,
karanlıkta bir el çizmektir azim,
ileride...

An gelir,güneş doğmak üzeredir,
sen aydınlanan tanyerinde bir ateş böceği,
kıyılmıştır için,var ile yok arasındasındır,
ya da hayatın dışında,
hissettikçe yoktan var olduğunu,
karşılık buldukça,
yeniden doğduğunu,
bulamadıkça yokolduğunu,
ya var ile yok arasına tepedeki çimenlikten bakınadurduğunu,
yaşadıkça,
dizlerin tutmaz olur,
üzünç dolar güneş ertesileri...

Zerre kadar umut kalmamıştır,
sen ümitsizliği değil de imkansızlığı,
sevmişsindir her zaman,
düşüncelerin,yitik bir el olur,
sen kalır kalbinde,
sen ve sana dair o,
bir ip dolar beline,
tepedeki çimenlikteki yaşlı bir çam ağacının,
seyri güzel gövdesine bağlar diğer ucunu,
sen var ile yok arasını seyrettikkçe,
rüzgar tatlı eser yaz başı,yağmur ertesi,
keyiflenir,batışını beklersin güneşin...

An gelir,sen için kadar karanlıklaşan,
tan yerinde bir ateş böceği,
bildiğin herşey anlamsızlaşır artık,
hava kararmıştır,
yıllardır takmadığın gözlüğünü takmış kadar nettir artık herşey,
tepedeki çimenlikten gözgöze gelirsin var ile yok arasında,
kıvılcım misali aydınlanır,
parlar ve yavaş yavaş söner için,
yavaş yavaş dizlderinde,
yürümeye yeni başlar bir bebek misali azim hissedersin,
hayali bir düğümden kurtardığın o an,
güneş tekrar doğmak üzeredir...

Lalelere vuran ilk ışıklarla huzur dolar için,
sen aydınlanan tanyerinde yeniden doğmuş bir ateş böceğisindir,
güneşin ilk ışıklarıyla,iç yüzünn aydınlanır,
karanlığın karanlığa gömülür,
hayali bir el çizersin,
ya da güneş o an doğmuştur bilemezsin,
var ile yok arasında hissedersin ya kendini,
azim vardır ya içinde o sana yeter,
ihtimal sadece,
güneşin doğuşu ile hayali bir elin aynı anda var olması kadar,
düşüktür...

28 Mayıs 2009 Perşembe

part 11

duvarlar

dürüstlük,vicdan
kin,nefret,yalan,
iyi,kötü,
yadırgama,
beğenme,beğenilme içgüdüsü,
bir tutam ego,
bir tutam egodan ödünverme korkusu,

sözcüklerin dökülüşü beyin denen bir süzgece uğrar kalpten de çıksa.hayat iki seçenekli bilgisayar 0 1 i kadar basite indirgenmiştir artık.yukarıda sıralanan fonksiyonlar bir bir çağırılıp,doğru yanlış gözetilmeksizin kaybetme korkusu üzerinden değerlendirilip,zamanda ilerlenir.

bir insanın sevigisini dile getirmesi kadar zorlanması da bundandır.veya kalpten ayrılan sözcüklerin beyinde bozunması da.bir sürü düşünün ki hepsi bir filmde senaryoya uymaya çalışan artistler kadar oyuncu.

"soyunup koşasım geliyor"

hem de bağıra bağıra;

düşünceleriniz sizindir,kemirgendir dökülmedikçe,her yaşarınızda gözlerinizden
dökülen üzüntüler gibi.söylenmedikçe söylenmemiş düşünülmemiş kalacaklardır.sürü diye adlandırabileceğimiz toplumda,sınıf farklılıkları da siyasi görüş farklılıkları da savaşlar da ölümler de,kalımlar da,azlar,çoklar da,küresel sıtmadan tutup domuzundan gribine kadar,tüm zehir,o lanet şey,lanet ki bin lanet kavram,hepsi kalbinizden süzülemeyen sıkışıp kalan beyninize yollanan,mahkümların yüzündendir.

ikilik yoktur aslında,herşey iyiyle başlamıştır,kalbin ilk atışı,ilk düşünceler,ilk gözyaşı,havayı ciğerlerinde hisseden ilk yakarış,ve ilk gülümseme,ilk adımlar,yavaş yavaş düşünce yapısı oluşmaya başlayana kadar iyidir aslında...

bebekler güzeldir kuzular kadar sürüde...
ve kalpten söylerler marşlarını ilk ağlayışlarında,
gülüşlerinde...

kurduğumuz duvarlar altında ezileceğiz,düşüncelerimize,ve kınamakla başlayacak kınanmaktan korkmak,güzeli çirkinle karşılaştırmaya başladığımızda çirkinleşecek herşey.çirkin miyiz diye dahi soracağız kendimize,ve çarpacak duvarlarına kalbimizin...

birileri korkacak övmeye,yada övecek soysuzca vicdansızca beklentiler içinde,ve biz her çevremizde dönen davranışta ardniyet arayacağız,ta ki düşünclerimizde boğulana kadar...

sevgi kalmayacak elbet bu dünyada,ya da bir bebeğin gülüşünde hissedemeyecek kadar köreleceğiz.bir fizikçi varlığı düşüncelerimizde titreşen dalgalar kadar sınırlamış...
ve biz onca kalbimizden emdiğğimiz sevgimizle,hissizleşip de,atomlarına ayrılana kadar sistemin,ve özdeşleşip,kavuşup sisteme,hissizleşeceğiz,çirkinleşeceğiz...

duvarları kaldırmalı,lakin öyle tekdüze değil temelli,insanlara güzel bakışlar atarak,güleryüzle değil...ya da ne bileyim kibarlıkla,alçak gönüllülükle değil...sevecen olmak da yeterli değil....

kendi duvarlarımızı kaldırmalıyız önce,çevreden gelebilecek her türlü etkiye açık olmak yeterli değil,saldırmalı innsan,korkmadan sevdiğini söyleyebilmeli,ne bileyim tinerciye de selam vermeli karanlık bir ara sokakta,yiğitçe,herkese yaklaşmalı...boğazına sarılmalı insanların,ve üzüntülere yer vermemeli çevreden dökülen heceler yüzünden...düşüncelerini,kalbnden dökülenleri,yanlış anlaşılsa da anlaşılamasa da söyleyebilmeli,bırakmalı,bir kez olsun,bir saniyeliğine,zil zurna sarhoş misali doğruyu özü salıvermeli...

içimizdekilerin,kallbimizdekilerin yansımasıdıır sanat,bu arzudur sanatçıyı büyüten...duvarları yıkmaktır sanatçı olabilmek,ve hiç bir sanatçıdan zarar gelmez insanoğluna...

sadetle,

saadetin kendisi,içmizde kıyılan,liğme liğme damarımızda kıyılan,kalbimizi ağrıtan kimi zaman,dökemediğimiz,kusamadığımız sevgi...ve korku kimi zaman ayata tutan bizleri,ve bir insanı sevmekle başkayacak herşey şairin söylediği gibi,dünyayı güzellik kurttaracak;kalpten ve yeni doğmuş bir bebek,melek misali ağladıkça,gülldükçe,söyledikçe varolacak güzellik...

27 Mayıs 2009 Çarşamba

uyanış

bir dalda iki kiraz,
biri ben,
o dal,
diğeri ben,
o dal...

biri al o ben,
dal sen,
biri beyaz o benim diğer yanım..

güneş vuruyor,
mevsimlerden yaz,
al çürüyor,
o ben,
bir kuş konuyor,
dal titrriyor,
sen dal,
tutunmaya çalışan ben,
beyaz da ben...

kuş havalanıyor,
güneş batmak üzere,
çürüyen ben,
tutunmamak üzere,
bir yanım beyaz,
al olmak üzere...

dal tekrar titriyor,
karanlık çökmek üzere,
bir yanım çürümüş,
bir yanım al üzre,
çiğ yanım soruyor,
tutunmak mı dala,
düşmek mi senden yere...

güneş doğacak,
bir dalda iki kiraz,
biri yitmiş biri al...

ya da topraga kavusacak,
biri toprak ya da tohum filizlenmek üzere,
biri de al,
yitmek üzere...

23 Mayıs 2009 Cumartesi

labirent

yürüyorum,
ardıma bakmadan,
haritasını çıkarmadan zamanın,
karanlığa merdiven dayıyorum kimi zaman,
öğlen vakti güneş tepemde,
kimi zaman ay,dolunay,
takvimlerim kafamı yukarı çevirdiğimde değişiyor,
sinirden veyahut düşüncelerimden,
kazıdığım duvarlar tanıdık gelmeye başladıkça,
farkına varıyorum,
aynılığın,ilerleyemenin,
siyahtan,kahverengiye
maviden,yeşile,
ve tekrar siyaha
dönüyor içerisi,
azıcık da yakamoz;o da dolunay vakti,
boğuluyorum yönümü kaybettikçe...
ve farkediyoum,
o deniz,
ben balık,
o açık deniz,
ben balık,
o okyanus,
ben o,
o benden ziyade...
ben ilerledikçe o değişiyor,
ve ben,
açık bir denizde labirentlere kıstırılmış bir balık...
kapı,sadece açabildiğim kadar aralık,
elimi üzerinde tutmadığım her an kapalı,
ve ben yakın olduğum kadar var,
gerçek,dışarısı,
ulaşmaya kaygılandığım kadar,düşüncelerim,
ve beni uzak tuttuğu kadar,küfürlerim,
hayat,kapıyı görebildiğin kadar gerçek,
kafamda çizdiğim harita kadar,yaşadıklarım,
veyahut hayata tutunduğum kadar,
elimi kolundan tuttuğum kapının...
eskimiş ayakkabılarım kadar su çekmiş yalnızlığım,
açık denizde,okyanusta bir balık kadar,
sürüye tutulmuş,çaça gibi,
arnavutköyde,kıyıdan suya kavuşan kepçeye,
rastlama olasılığın,
raslaman ve alman ilk ve son nefesini,
kapıya tutunmanın tümleyeni...
karanlığa merdiven dayayıp da,
bitmeyen duvarlarından,
yükselip de gözlemleyebilmek yolun sonunu,
veyahut geri dönüp başını,
düşünmek ve karanlığa yitmek küçük bir ışık için,
ihtimali,
arzun kadar...

15 Mayıs 2009 Cuma

ihtimal

Her adımını ileri atmaktır azim,
ya da zorlamak ileri diye,
iple de bağlasalar arkandan,
tutunsa da bir el eline,
çekse de seni geri,
karanlıkta bir el çizmektir azim,
ileride...

An gelir,güneş doğmak üzeredir,
sen aydınlanan tanyerinde bir ateş böceği,
kıyılmıştır için,var ile yok arasındasındır,
ya da hayatın dışında,
hissettikçe yoktan var olduğunu,
karşılık buldukça,
yeniden doğduğunu,
bulamadıkça yokolduğunu,
ya var ile yok arasına tepedeki çimenlikten bakınadurduğunu,
yaşadıkça,
dizlerin tutmaz olur,
üzünç dolar güneş ertesileri...

Zerre kadar umut kalmamıştır,
sen ümitsizliği değil de imkansızlığı,
sevmişsindir her zaman,
düşüncelerin,yitik bir el olur,
sen kalır kalbinde,
sen ve sana dair o,
bir ip dolar beline,
tepedeki çimenlikteki yaşlı bir çam ağacının,
seyri güzel gövdesine bağlar diğer ucunu,
sen var ile yok arasını seyrettikkçe,
rüzgar tatlı eser yaz başı,yağmur ertesi,
keyiflenir,batışını beklersin güneşin...

An gelir,sen için kadar karanlıklaşan,
tan yerinde bir ateş böceği,
bildiğin herşey anlamsızlaşır artık,
hava kararmıştır,
yıllardır takmadığın gözlüğünü takmış kadar nettir artık herşey,
tepedeki çimenlikten gözgöze gelirsin var ile yok arasında,
kıvılcım misali aydınlanır,
parlar ve yavaş yavaş söner için,
yavaş yavaş dizlderinde,
yürümeye yeni başlar bir bebek misali azim hissedersin,
hayali bir düğümden kurtardığın o an,
güneş tekrar doğmak üzeredir...

Lalelere vuran ilk ışıklarla huzur dolar için,
sen aydınlanan tanyerinde yeniden doğmuş bir ateş böceğisindir,
güneşin ilk ışıklarıyla,iç yüzünn aydınlanır,
karanlığın karanlığa gömülür,
hayali bir el çizersin,
ya da güneş o an doğmuştur bilemezsin,
var ile yok arasında hissedersin ya kendini,
azim vardır ya içinde o sana yeter,
ihtimal sadece,
güneşin doğuşu ile hayali bir elin aynı anda var olması kadar,
düşüktür...

12 Mayıs 2009 Salı

BİR FOTOĞRAFA

Karşımdasın işte...
Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.
Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.
Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.
Tıkandığım o an,
Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,
Aklımdan o kadar çok şey geçti ki takip edemedim.
Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.
Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.
Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,
bitti artık hepsi...

Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.
Bakış açım belli oldu yine.
Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.
Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.
Dağlara çarptım her esişimde.
Yollara küfrettim her gidişinde.

Demiştim sana hatırlarsan:
�Önemli olan �zamana bırakmak� değil,
�zamanla bırakmamak�tir..�
Şimdi bana, geçen o zamanın
Unutulmaz sancısı kalır

Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?
Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...

Nazım Hikmet Ran

sen

sen varsın yürüyüşte,
ben kaldırım,
sen geçip ezip giden,
sen,
ne rengim kalıyor yürüyüşünde,
ne adresim...

sen varsın yolculukta,
ben yol kenarında bir çınar,
sen bakıp da görmeyen kadın,
gölge ediyorum pencere kenarında,
en güneşli vaktinde günün,
bakışlarını saklayan yüzüne,
bir anlık serinlik hissediyorsun,
unutmak değil,hatırlamıyorsun bile,
gözlerini bile kırpmıyorsun...

sen varsın yemekte,
ben siparişi alan garson,
ilk defa yaklaşıyorum bu kadar çok,
soruyorum,
cevap veriyorsun,
anlamıyorum,veyahut anlamamazlıktan geliyorum,
duymuyorum bile seni,
göz göze geliyoruz,
sesin yükseliyor,
bu sefer doğru yazıyorum,
hesabı istiyorun,
gidiyorsun,
hoşçakalın diyorum,
duymuyorsun bile,
masayı karıştırıyorum unuttuğu birşey var mıdır diye,
sinirleniyorum,
küfrediyorum senden hiç kalmış masaya,
unutmamana,
bir daha karşılaşıyoruz bir arka sokakta,
gözgöze dahi gelemiyoruz,
küfrediyorum unutmana...

sen varsın yağmurda,
ben kantinin önünde bir şemsiye,
bulutlar bile deliriyor,
kararıyor ben gibi sinirden,
ben düşledikçe,
hızlanıyor yağmur,
sen bana sığınıyorsun,
kısa saçlarını kurutmaya çalışıyorsun,
hayır der gibi kafanı bir o yana bir bu yana sallayarak,
kaldırmıyorsun kafanı,
yağmur bile duruyor,
an dahi donuyor,
vakit buz kesiyor gölgemde,
sen gidiyorsun,
hayalin kalıyor,yağmura siper olmuş ben,
ve ben kapanmıyorum,
kapanmıyor kalbimin odaları,
damarlarımda hissettiğim zehre...
ve sen tutulmuyorsun yağmura bir daha,
aynı yerde...

sen varsın sigarada,
ben paketin açma şeridiyim,
üst kısmında naylon parçası,
buruşturup çöpe fırlatıyorsun beni,
rüzgara tutulup,
tutunup,
ıskalıyorum,
bakıyorsun,
küfrediyorsun,
yere eğilip almıyorsun bile,
on dokuz tane kalıyor,
ben kalanı sayıyorum,
düş kuruyorum,
kalanlara elveda diyorum,
teker teker ondokuz elveda,
yanıyor kibritin ucundaki,
ilişiyor ayaklarıma,
o an,
saniyesi saniyesine donuyor zaman,
içine çekiyorsun,
ayaklarımdan kalbime sıcaklık yükseliyor,
ve ben ciğerlerine doluyorum,
sonra dağılıyorum odana,
biraz burnundan,
biraz da dudaklarından,
yavaş yavaş,
ağır ağır yanarak,
kül kalıyorum,
ama ben odana dağılıyorum,
çöpün kenarında buruşmuş olan ben,
imrene imrene,
son nefesine,
izmaritine kadar,
sigaraya düş kuruyorum,
camı açıyorsun,
kapıyı da,
geçip gidiyorum rüzgara...

7 Mayıs 2009 Perşembe

rüzgara

bir orman,
yapraklarında hissettikçe,
yağmur ertesi,
ben gölgesinde bir karınca,
yağmur devam eder sanarım,
rüzgar estikçe...

bir açık alan,
güneş tepede,
ve ben,bir karga,
korkuluğa vurdukça rüzgar,
dalgalandırdıkça saçlarını,
yaşar sanırım...

çıkmam dışarı,
kiremitler tepetaklak düşerceine,
estikçe rüzgar,
her ıslığını duyduğumda,
hanemin arkasında koridorda,
fırtına var bilirim,
çıkmam dışarı...

ve meltem,
yanağıma vurdukça,
boğazın en güneşli,
en denizin gözalıcı saatinde,
o anında,
kalkmam yerimden,
düş kurarım sahile...

her mevsim rüzgara kurarım takvimlerimi,
terleyip de soğutunca hastalığıma neden görmem,
güneşi suçlarım,
ve ben,
bir sonbaharda,
yere düşen kurumuş yaprak,
rüzgardan medet umarım,
tekrardan yükseklere ulaştırsın,
tutunacak bir dal bulsun diye...

2 Mayıs 2009 Cumartesi

yok

kapı çaldı,
sessizliğe büründü içerisi,
kapıyı çaldığı an geldi aklına,
çıkan olmamıştı,
acaba çaldığı içerisi,
sessizliğe mi bürünmüştü,
var da yok muydu çaldığı kapı,
bi an afalladı,
kapıyı açmaya yeltendi,
yerinden doğrulurken düşürdü kültablasını,
halıya düştü sessizliği bozamadı,
küfrederek sessizliği bozmadan,
hem kapıya yetişmek isteyerek,
hem içerinin sessizliğine hayran kalmış,
durakladı,
çaldığı kapıyı açmayanın yerine koydu kendini,
bir de dışardakinin yerine,
afalladı,
kimo?
diye bağırdı,
sessizce...
yutkundu,
arttırdı sesini,
bir daha bağırdı,
öcünü alıyodu kendince,
hızlandı,döktüğü sigaralara basarak,
ve yine duraklayıp,
kapının lensinden baktı kim var diye,
telefonu çaldı,
seyrederken kimi,
elinde telefonla,
sessizliğe taptı,
bir kaç kere daha çaldı telefon,
kimse,kim ise,
şaşkın şaşkın,
ayrıldı kapının eşiğinden,
sessizce dökülen izmaritlerin yanına gitti,
külü dağıttı,
hatırındaydı çaldığı kapı,
gün boyu çıkmadı evden kapıyı çalanın kokusu,
kendince ona kapıyı açmayanın yerine koydu kendini,
bir gün ya geçti ya geçmedi,
niye çaldın diye sordu,
birası vardı elinde,
yine aynı müzik,
hafifte koku,
dinledi ve ceevapladı sessizce,

sessizliğimi bozma dedi,
kokun da elbet uçar gider,

ve dua etti çaldığı kapıya,
kaldırmamasına dökülen izmaritleri...

9 Nisan 2009 Perşembe

soru ezgiye dair

hangi şarkısın,
hangi türde,
şiddetli mi,
ağır mı,
soft dedikleri yumuşak mı,
ya da ağırdan hızlıya,
tekrar ağırlaşan hayat gibi mi...
var mı ki bir düzenin,
insancık,
kalabalıkta yiten sesler gibi misin,
en samimi dostunla,
yürürken istiklalde,
en canalıcı sarfettiklerin gibi,
veyahut,
bir düğünde,
kemençeden vayahut bağlamadan,
insanları yerinden kaldırırcaına,
en mutlu günlerinden çiftin,
biraz da mutluluk aşılarcasına,
gelip gidenlere,
dökülen oynak bir şarkı mısın,
yine de düğün salonunun duvarlarında boğuklaşan,
dışarıdan anlaşılmazcasına,
bir arkadaş grubu,
ve güldükleriniz bir hiç akdar anlamsız,
ve bir o kadar da neşe dolu,
dostça,
ve yanınızdan geçen bir yabancının hissettiği,
lanet okur gibi,
küfeder gibi,
bilmezlikten veyahut hissizlikten,
gülmek gibi,
anlık...
ya da bir sarhoşun dilinen dökülen,
notalara en uyumsuz,
en sarhoş,
en detone,
sarıyerde denize sıfır,
bir rakı balık restoranında,
o kadar hisli,
ve o kadar yaşanırca,
o güne ait,
sadece o anlık bir sitem bir keyif,
sanat musukisi kimbilir,
ya da popa yenik düşmemiş bir arabesk,
denize vuran dalgalar gibi hissedilebilir,
dikkat kesmiş kulaklarla,
varlıı,güzelliği...
ya da yayla ile köy yüksekliği arasında,
hem ormana yüz tutan hem de çayırı bol,
dağın eteğinde bir obanın yanına iskemle atmış,
arılarının vızıltısında,
yanlız bir yaşlı gencin kavalından dökülen,
o an,
onun yanlızlığına ortak olmuşların duyabileceği,
ve insandan öte,
yaşlı genç dağların yankıladığı,
kullanılan odundan kimbilir kavalın,
o taze ve doymuş bir ezgi misin,
mutluluğuna paylaşmadığın bir haber misali,
sevindiren seni,
ender,ve sevinirmeyen senin kadar,
duyurduklarını,
lakin,
duyurmandan dolayı artı sevindiren,
neşe misali...
keşfine dairdir yaşam,
sorular ezgiye dair,
matematiğini çözmededir herşey,
kimbilir hayattır adı...

tan

sınırdayım,
tüm bağışıklığımın kırıldığı anda,
savunmamın çöktüğü,
zaferine boyun eğdiğim adayım,
tüm zehirlerin...
söylenmişliklerin altında ezildiğim anda,
alkolün hissizleştirmesine sığınaraktan,
ertesi güne,
dolu dolu yaşayarak hislerimi,
zincirin kopuşunu ağır ağır seyreder gibiyim,
zihnime vurduğum kafeslerden...
son yudumda son nefesi yaşar gibiyim,
her yudumda son yudumu yaşamayı yeğleyerek...
hiç bitmeyen 2009 kışına küfrederek,
içimdeki sıcaklığı kaybetmeye duyduğum nefret,
ve niye soğur içim bu kadar hissederek sorularıyla,
güneşin doğuşuna nalet eder,
bir yarasa gibiyim...
ya da aydnlanan tan yerinde,
ışığı ezilen ateş böceği gibiyim,
uzaktan seyredenlerin gözünden silindiği...
işte tan yerindeyim,
sınırdayım,
ışığım sönmese de sönmüş gelir olmuş,
nefes alışlarım öksürüğümle boğuşur olmuş,
ve ciğerimden dökülen zehir,
ya da balgam dedikleri mukus,
her yutkunuşumda,
içime dolar olmuş,
zararlı mıdır,
zararsız mıdır bilmem,
üşenmem lavaboya gidip gelmeye...
işte,
sana söktüğüm her sözcük,
içime doldurduğum her vakit,
zararlı mıdır bilmem,
sana söylemeye gidip gelmeye...
sınırdayım veyahut sınırındayım,
adımımı ileri mi geri mi atam bilmem,
ve ikinci bira...
içsem mi içmesem mi bilirim,
bira kalmayana kadar içmek,
evet,
en alkolsuz,en tatsız,en yavas
sarhoşlığumla ilerliyorum sana,
zehir,
evet zehir,
dol içime,
veyahut,kal,
art öylece,
seni ancak ben yaşatırım,
ben bildikçe var olur tüm sınırlar,
ve ateş böceği,
gün geçer batar yine aynı yerde,
ışığına küfrettiğim güneş,
orda mı olur,
ateş böceği,
olmaz mı bilmem...

yutkunmak

bakışlarını kaçırmasına dair tüm söyleyeceklerim,
tüm duyduklarım,
kulağımdan içeri süzülürcesine,
yüreğimin altından baskı yaparcasına,
damarlarımda dolanıp da,
bilinç altımdan fısıldanan sözcükler...
kaçırmasındaydı herşey,
aynılığımıza dair hissedebildiklerim,
ve korktuklarım aynılığımızdan,
kaçırmamdaydı belki de,
ya da sistematik bir şekilde kaçırmamızdandı,
göz göze gelmememiz,
önünde oyalanacağı bir dergi vardı,
sayfalarından dökülen sözcükleri anlayabildiği kadar,
camın önünde yukarı tırmanan ağaçların,
üstteki düzlüğünde seyreden kuşları,
görebildiğim kadardı,
miyop seyirimle...
bir sebep aranmayacak kadar,
hiç dolu,
sebepsizdi,
boştu yaşanmışlıklarım,
belki de rüyalarımdan azıydı...
fakat hep aynı soru etrafında döndü durdu bilinc altım,
neden aynı ev,
neden aynı apartman,
aynı şehirden miydi kimbilir...

4 Nisan 2009 Cumartesi

kusmak

gününe mi,
dününe mi bir şarkı tutturmuş,
senliğim,
damarlarımdan kusuyorum,
kalbime işliyor baskısı,
sonra karnıma iniyor,
daha sonra sol gözümün üstünde hissediyorum,
yavaş yavaş,erir bir buz gibi...
kusuyorum

işaret parmağım ile orta parmağım arasına sıkışmış sigarayı,
sana inat,
senden yüzden,
sana bir ıslık tutturmuş da kurumuş gibi,
dudaklarımın arasından kurtarmaya
çalıştıkça zehri filtreli silindirin ucunda yanan,
tutunur dudaklarıma,
işaret parmağım ile orta parmağım,
yanar,kavrulur,
közünde zehrinin...
rüzgardan mıdır esen yüzüme,
ıslıktan mıdır bilemem...

ve ben ikinci bir harekette,
orta parmağım ve işaret parmağımı,
rüzgara tutup,
hafif üflemeler sonrasında,
közün bende bıraktığı,
zehri,külü,
rüzgara karşı silkelerken,
hayali bir küllüğe,
dağılan toz ilişir saçlarıma,
küllenirim,
lanet okurum rüzgara,

bir kez daha dudaklarıma iliştirmeli miydim,
bir daha çekmemeli miydim içime bilmem,
ve sonrasında,
inat edercesine tekerrüre
dilimin ıslaklığıyla,
nemlendirdiğim dudaklarıma,
hiç olmayan,mevcudiyetsiz azmimle
ayak parmalarımın soğukluğunda,
kalbimden mideme doğru bir ateş topunu özlercesine,
yanışını umut ederken
işaret parmağımla orta parmağım arasını,
çekerim,
kusarım içime...

2 Nisan 2009 Perşembe

kimlik yerine

her geçen saatler kadar,
dolan bardaklar sayısınca,
yakılan sigaraların zehrinde,
kitap sayfalrı çevirircesine geçen günlerin,
bitmezcesine kitap,
duran saatlerin,
yılgınlığında,
uzun yol şoforü misali,
dur diyip de uyumak saatlerce,
yeni gelecek olan günün,
yalnızlığına ve boşluğuna

bir ressamın tuvali kadar boş hissettiklerim,
uçurumdan aşağı göz kırpan,
kayaya tutunmuş bir çalı kadar,yitik
onun kadar azimli değil tutunma sebebim,
yokluğunda düz ovanın dağlarının,
hayal kadar,yağmur kadar,dolu kadar,kar kadar
sulu,ıslak,
değil;
damla kadar,sabahleyin yaprağa tutunmuş,
çise kadar yani,
varlığım...

sokaktan geçen insana yabancılığım kadar,
kendine yabancı,
ellerine dönüp baktığında,
izleri kadar yaşadıklarım,
farketmediğim ve bu nasıl oldu dediklerim kadar,
geçen günler,

sınırlar gibi,
mayınlı,boş,
yanlız,
geçilmez,
ulaşılmaz,
her kararım,her yapacağım,yapabileceklerim...

temkinsiz adımlarla yürüyorum sana,
dönüp baktıkça aynılaşan,
hayatın sonu dedikleri,
bayağılığın parmaklıkları...

bir sayfayı defalarcasına,
okur gibi,bıkarcasına,
yakacak olurcasına
her sayfayı,aynı sayfaları,
o günleri;
defalarcasına lanetleyerek,
uzaklaşıyorum senden,
doğum denen,
katakulliden mucize...

hani yüz metre koşucusu için,
oynar ya rekor saniselerde,
bin metreci için saniselere
bağlımıdır süregleen rekorlar,
işte saniseler,yüz metreciler için ne kadr büyükse,
o kadar zor geçer benim için,
katakulli ile parmaklıklar arasında,
süregeçen,
uyanmaya korktuğum rüyalar...
rüyalar kadar saniyelercesine uzun gelen,
kare kare akan bir film şeridi gibi hayatım,
susarcasına,üstüne tuzlu yiyip yiyip,
su ararcasına...
kururcasına bir nehir,
varmazken üzerinde seyreden bir yaprak,
iki kayanın arasına sıkışmış,
yağmuru beklercesine...

yardımlarına teşekküren

ey kıvırcık saçlı,
gülümser yüzlü,
kırık dilli,
kalemine yandığım,
benden yardımlarını esirgemeyen,
aynı yolun bekçisi olduğumuz,
seçimde oy sayarken,
yanımdan ayrılmayan,
bahtiyar kız,

sana kız diyebiliyorum,
eve bana kız,
çünkü üç günün uykusuz saatlerinin eseriyle,
lütfedip de adını soramadığım için,
kız bana,
ismimi zikredip,
her dönüp baktığımda,
yahu senin ismin ne diye sormadığım için kız bana,
hayal mi gerçek mi neydi,
geçen saatler,
bitişi kadar gerçek,
üstüne uyyuduğum kadar yılgın,
ve yetiştiğim 500t kadar son zamanda,
karşıma çıkan sen,
unutup unutup hatırladığım sen...

tekrardan

kusarken yiten zamanı,
güneşe dairdir herşey,
batıp doğmasına bakar olur günler,
ve uzar seçim sabahı
geceler kısalmıştır,
gündüzler uzamış,
gecen,
günün;karanlığına doyamadığın,
kısalmıştır...

hayallerinde bir gün kurarsın,
paltonu çıkaracak kadar gelmiştir,
bahar ;açan çiçeklerin kokusu vurdukça burnuna,
ısınır için,
ve lanet edersin kalın giyindiğine,
ve rüzgar;
rüzgar güneşi kırsın istersi,
kışları anıp,gündüzüne lanet,
küfür,
soğuk istersin...

bir sigara yakıp,sahile dinlenen ağaçlar gibi,
yalnızlığına bir çiçek açarsın,
bir çaybahçesinde,sigaranın dumanına selam durmuş vapurlara,
aleykum selam dercesine,
çeker ve bırakırsın dumanı,
zehirlerinden arınırcasına,
gülümsersin güneşe,
boğaz kenarında üşenmemiş oturmuşsan,
istanbulu dinlersin,gözlerin açık,ve
gözlercesine,inip binenleri,
bir tinerci yaklaşır elinde sandığıyla,
uzaklaştırmak için verdiğin sigaraya yanıp,
bir daha yakıp,
arda gelen yalnızlığın şerefine olsun diyerek,
beşiktaş'ta,
temsili topların eteğinde,
bankın üstünde,
suya kenar durmuş kolkola,boyun boyuna iki sevgiliye,
selam durmuş seyre dalmış,
imrene koymuş bulursun kendini,
sevginin sıcaklığımıdır,
güneşten midir,
sigaradan mıdır
yoksa ısınaduran tneek kutudaki biradan mıdır
nedir,
kederlenirsin,
ve bir türkü tutturursun içinden,
dudakların oynar,
hafif de ses çıkar inceden,
duyulup da deli sanmasınlar diye,
fazla oynatmamaya dikkat edersin dudaklarını,
ortalarına doğru,
canalıcı yerlerinde,
yalnızlığın bataduran güneşine inat,
varsın deli desinler der,
yükseltirsin desibeli,
işte o an,
bir göz,gözgöze gelir,
sıcaklığı güneşten daha da ağır basar,
hissedersin,sıcaklığını,
miyoptan mıdır nedir göremezsin,
ama hissetmenin verdiği kaygı,
ve utancı gözgöze gelmenin,
tarafı değişir bakışlarının,
şarkı değişir,kesilir belki de,
yaklaşan tinerciye inat,
kalkarsın yerinden,senin beklediğin
veyahut seni bekleyen bir otobüstür,
varacağın karanlığa yoldaşın...

9 Mart 2009 Pazartesi

part 10

neden-sonuç

her vaka aslında bir sonuçtur,her geçen zaman briminde süregelen herşey,
minimal maximal düzeyde sonuçtur.
daha da açmak gerekirse;
belirli bir zaman aralığında süregelen olaylar,
başlayıştaki koşulların sonucu olarak gelişir,
bin yılda da bir saniyede de incelediğimizde,başlangıç koşulu neden ve aynı zmanada sonuç olmakla beraber,devamında gelişen olaylar da sonuç olarak nitelendirilebilir...
insanın doğaya ve işleyişe bakıp "neden" sorusunu yöneltmesi de bundandır
doğada gelişen her olay,her reaksiyon,iç içe geçmiş fonksiyonlar gibi,
kendi sonuçlarını yaratır...
herşeyin başlangıcına dair fikirlerin asıl sorgulaması gereken,
başlangıcın neden değil de,neyin sonucu olduğudur...
aslında başlangıcı sorgulamak yerine,tam şu anda,bulunduğumuz koşullarda,
sonuçların hangi sonuçların nedeni olabileceği sorgulanmalıdır...
kurallarla işleyen evrende,
belirli bir zaman aralığında gelişen olaylara "neden" sorusu yöneltiğinde,
sonuçların hangi sonuçlarla içiçe geçtiği gözlemlenebilir ancak,
fakat,insan sonuçların sonuçları doğururken geçen zamanda
neden sorusunun cevabının;
aslında kurallardan başka birşey olmadığını anlayacaktır
başlangıca ait neden sorusu,nasıl sorusu,tüm bu sorgulamalar...
kuralları değiştirmeye yetmeyecektir,
onlardan bağımsız bir cevap evreni açıklayamayacaktır,
evren "neden-sonuç" değil de "sonuç-sonuç"ilişkiinde yürümektedir,
insanoğlunun her hareketi,bir sonraki hareketini doğuracaktır,
kesişen veya didişen sonuçlarla süregelen insan,
sadece "şans"a bağlı ilerleyen evrende,
yine şansa bağlı olarak hareketlerinin sonuçlarının başka sonuçları doğuracağını görüp de;
yine "şans"a bağlı olarak hareketlerine çeki-düzen verebilir...

1 Mart 2009 Pazar

part9

aşk

şans ile oluşan evren,evrende dünya,dünya da misal bir insan,dişi,
yine şans ve kurallarla bir araya gelmiş,bir de erkek örnek...
şans eseri karşılaşma ve bilinçaltında dna uygunluğu tarayışı,
kodların uyuşma ihtimalini tarayan bilinçaltı,
iyi,kaliteli yeni bir ürünün oluşacağına garanti getirip,
üreme dürtüsüyle beyni uyarıp,
şartlandırıp,nörolojik ve hormonal değişimlerle,
kalbi ve düşünce merkezini harekete geçirir...
bazı bilimadamlarına göre onbeş saniyelik bir serüven yıllara yayılabilir.

düşüncelerimizin kendi isteğimizle şekil aldığını ve şansın bizden başka her türlü parçacık için geçerli olduğunu varsaydığımızda
evrende geçerli olan şans faktörünün,
karşımızdaki dişi/erkek örneğinin düşüncelerine bağlı olduğu,
düşünebilen canlı türü insanın,
aşkı uzun vadede sevgiye yayma kararının ne kadar da kendiine kaldığını sansa da;
ilişki denen sürecin karşılıklı şans faktörüne bağlı olduğu göz ardı edilemez...
yine de şans çevre faktörünü etkilediğinden dolayı,ilişkiye etki eden çevrenin,
ta ki büyük patlamaya neden olan bilardo istakasının hangi noktadan ne kadar bir şiddette vurduğuna bağlı olduğu göz ardı edilemez...

aşk,düşüncelere yön veren beyin vb.organların,çeşitli dürtülerle uyarılmasıdır.
şans ilişki için rol oynasa da;
tek taraflı,platonik olarak adlandırılan aşk denen zehir,
düşünceleri etkilemeye devam edebilir.
temelinde yine şans yatan bu hadise,
kişinin elinde olmayan,tamamen şans faktörüyle uyarlanan işkencedir.

düşüncelerini birikimleriyle yönlendiren inan,yine kodları etkisiyle,
hızlı karar verme,cesaret,atılganlık vb.
karakteritik özelliklerle,karşı cinini etkileme ve düşüncelerini uygulama,
zehrin etkisinde çeşitli anormal hareketlerle hayat denen,
zamana direnen olguyu devam ettirir...

yine insanın düşüncelerini ve birikimlerini yönlendiren,
kaybetme korkusu,
aşk denen zehre karşı koyabilme,bağışıklık kazanma yönünde etki edebilir.
aşkı yine dar alanda,minimal bir düzeyde incelediğimizde,
doğum,süreç ve ölüm özelliklerini taşıdığını söyleyebiliriz
sürecin başlangıcı ve sonu tamamen,
organizmanın değişimine ve şansa bağlıdır.
aşk da hayat gibi insan nezdinde kaybetme korkusuyla içiçedir.

başında,ilişki sürecini ele alan inan düşünceleri,kaybetme korkusuyla,
başlamak veya başlamamk konuunda karar verir.
yine karakteristik özelliklere bağlı olan bu karar,
süreç boyunca,kişiyi hatalara ve karşı tarafa iyi/kötü etkiye itecek olan kaybetme korkusunun yenilip yenilememesine bağlı oalrak ortaya çıkar.
onunda ise,kaybetme korkusuna bağlı,çeşitli düzeylerde üzüntü ve sevinç yaşanabilir.

üzüntü,kişinin kendi tarafından kazandıkları ve kaybettiklerini tartan bencillik dürtüsüyle,kaybetmeye dair bir sitem olmakla beraber.
sevinç,ilişki sürecinde kaybettiklerini,daha uzun bir süre kaybetmeyeceğine dair bir tepkidir...

28 Şubat 2009 Cumartesi

part8

kaybetme korkusu

insanda varolan ve oalylara verdiği tepkilerin özünde olan
başlıca bir norolojik tepkidir
insanın bencil oluşu ise bunun nedenidir

insan bencildir,
varoluşuna dair kurduğu hayallerin nedeni de budur.
insan çevresinden beslenir,hem maddi hem de manevi olarak...
çevresine verdikleri ise,vermenin onda yarattığı manevi katkıdan dolayıdır

insan hayatındakileri kaybetmekten korkar,kaybedince de üzülür;
ölüme üzülmesi de bundandır.

psikolojik olarak depresif olarak adlandırılan insan tipinde ise,
kaybettiklerinden dolayı,kendini kaybetmemek için kazanmamaya şartlandırma belirir

insan hayatını kaybetme korkusu ile sürdüregiderken,kaybetmekten korktuklarıyla beraber zaman geçirme ve bundan mutlu olmayı göz ardı eder.
ve böyle geçirilen hayat ise kaybedilmiştir zaten.

ölüme üzülen insan beraber geçirdiği zamana sevinmeyi nedense hiç düşünmez,veya geçirilen zamanda kaybetme korkusunu hayatında tutup mutlu olmaz
hayatına yansıttıkça bunları zaten kaybetmiştir

bu duygu öyle zehirlidir ki mutluluğu arayan insan için,
umutlarını hiçe sayıp,başlayan birşeyin sonu vardır ilkesine inanıp,
hayatına katacaklarını daha baştan kaybetme korkusuyla,
hem katmaz,hem onlara güvenmez,hem de onları kendinden uzaklaştırır

var olduğu noktada zaten kaybetmiştir bu tür insanlar...

"doktorun ayağına hasta biri geldiğinde"nasıl olsa sonunda ölecek"diye doktorun hastayı tedavi etmemesi" ne kadar mantıklıysa o kadar mantıklıdır bu tür insanlar...

kaybetme korkusu kaybetmektir.
cennet ve cehennem diye adlandırılan ölümden sonra yaşama dair bu söylentiler
ütopyayı var eden insanın,kaybetme korkusundan var olmuştur.

mutluluğu ütopya sayıp,gerçek mutluluğu başka yerlerde arayanları cenneti kurup,hayatı kaybetme korkusuyla yönlendirip,kaybetmektedirler

cehennemi ise dünyadaki yanlışlıklara bakıp,kaybetme korkusuyla parmaklarını oynatmayanlar zalimlere karşı koymamalarının sebebi olarak uydurmuşlardır

eşşegin sırtından geçinen,eşşeğin sırtından inmemeyi hayal edip
sırtına binenin ise sırtına bineceğini düşlemiştir...

part7

ölüme dair

ölüm insan için değerlendirildiğinde,
ölen için nörolojik ve hormonal belirtiler var olmayacağından
ölen için duygusal belirtiler de var olmayacaktır
şansa bağlı süregelen hayat bitse de,
aslında çok kısa veya uzun olmadığından ölen için bir kayıp olmayacaktır.
çünkü insanın varoluşu sürecinde çektiği acılar sıkıntılar veya üzüntüler
hayata dairdir sadece,
ölen için ölüm kavranılmayacak bir hadisedir...

insan beyni her canlı gbi ölümü kavrayamayacağı gibi,ölen içinde hayatı veya hayata dair duyguları kavramak olası değildir
ölüme dair üzüntüler ise sadece kalanlara dairdir...

ölüm dünyadan bir kayıp olmakla beraber,kaybedenler için kaybetme üzüntüsüdür
bu da kendine dair özünde bencil olan insanın,hayatından kaybettiği bir başka insan için üzüntüye yol açacaktır...

part6

değişim

değişmeyen tek şey değişimdir

insanı yine dar bir alanda incelediğimizde
dar görüşlü ve değişime de bir o kadar inançsız olduğu görülebilir
kendini soktuğu kalıpların da bir o kadar dar olmasının nedeni de budur
fakat insan değişiminin farkına vardığında
evet bu son da diyebilir,veya değişime ayak da uydurabilir

hayata bakışını belirleyen bu değişime ayak uydurma dürtüsü
ve bir o kadar da lanetleme duygusu
insanın en açık bir şekilde kalan zamanından ziyade olan hayatında
yanlış kararlar ve söylemler göstermesine neden olur

kendini bir şekle sokan insan,
bu şekli insanlığın birikimlerinden faydalandığı bir isimle
adlandırıp
yine o ismin kalıbına uydurduğuı hayatıyla
değişimle mücadele vererek hayatını sürdürür

insan hayatı çok dereceli bir denklem olarak nitelendirilebilir
ve değişimi ise bu denklemin türevleri olarak gözlenebilir
hayat bu darlığında zaman kavramından başka yerde durmalıdır ki
bu yüzde yine a b aralığında gözlemlenen,bu denklem
süreksiz değildir ki bunun nedeni de zamandır
tanımsız değildir ki bunun nedeni de insandır

matematiksel olarak her noktada türevlenebilir ve değişebilir insan
ve yine değişimin değişmez olması da çokdereceli kavramının
sıfırdan pek uzak bir çok olduğundandır
bu da evrenin kurallarıyla örtüşür...

değişim evrenin kurallarından biri oalrak göze çarpar
ve insan hayatı için de,var olduğu sürece mevcuttur...

part5

mutluluk

şansa bağlı oluşan insan şansa bağlıdır ki
nörolojik veya hormonal olarak
duygulardan kapsamlı bir psikolojiye sahiptir

temel olarak aynı bilinçaltı öğretilerle yoğrulan ve gelişen insan
misal üreme,beslenme,barınma...
aynı zamanda çeşitli değişken duygularıyla hayatı yorumlama kaygısı
güder
ve psikolojisi kendine sıfatlar arar,ve insanlığın birikimlerinden faydalanıp
kendisinin nasıl biri olduğuna dair isimlendirme yollarına gider...
evrende şansa bağlı mevcudiyeti varolan bu insan için,
hayat denen bu kısa veya uzun olmayan,
sadece var olan bu yolda,
evren için çok küçük,insan için çok büyük duygusal değişimler yaşanır...

bu değişimlerin de kurallarının,varoluşunun sınırları,
evrenle aynı sınırları barındırmalıdır...
insan hayatı için herşeyin belli kurallar dahilinde mevcut olacağı aşikardır...
evren için de bu mevcuttur ki,insan denen bir organizma var olmuştur
bunun temeli de şanstır...

"bilardo masasında mevcut değişkjenler ve olasılıklara bağlı vuruş sayısı sonsuza yakın denebilir,büyük patlamayı bilardo topuna hangi noktadan nasıl vurulması gerektiğini hesaplayıp,şov yapan bir oyuncunun bilgeliği,kuralları bilmesinden kaynaklı olsa da,ortamdaki değişkenlerin sınırsızlığını bilip,değişkenlerin ağır basanlarından hesaplayıp vuruş yaptığı da bir gerçektir.şans diğer değişkenlerin o anda değişmemesidir"

mutluluğu düşleyen bir insan,
var olanları hiçe sayabilir,
hatta var olduklarını iddaa edip
ileriye gidip,gerçek mutluluğun var olmayacağını kabullenebilir.
hayat denen karmaşayı yorumlarken,
mutluluğun hayatın kalan aralığında gerçekleşmeyeceğini ileri sürmüştür,
gerçek mutluluğun var olmayacağına inanıp
şairin dediği gibi;
"en güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız"
cümlesi ise aslında bu gibi düşünenlere
kanıt olabilir...
yaşanmış hayatın aslında tüm hayat olduğunu
bilip,kalan zamanın ne kadar belirsiz olduğuna kanaat geitirp
yaşanmışlıklar içinden en mutlu an seçilip,
zor da olsa biri belirlenip,
bu a b aralığında max.mutluluk noktası belirlendiğinde
kalan zaman içinde daha mutlu bir anın veya
daha da matematiksel olarak
bu eğrinin altta kalan alanını toplam mutluluk olarak gözlemleyip,
ortalaama mutlu bir hayatı hesap ettiğimizde,
kalan zamanın daha yüksek bir mutluluğa ulaşma ihtimalinin var olduğunu kabullenmek lazımdır...
daha büyük ortalama bir mutluluğa erişmek de mümkün olacaktır...

ütopya bir şehirdir ki herkes mutludur içinde,mesut yaşarlar
ve kalan zamanında insan her zaman bir ütopyaya yakınsar bir an umut edebilir
ve belki de şanstan varolan bu organizma
şans olarak kendi organizma bütünü için
gerçek ve saf olan mutluluga erişebilir...
fakat,bunu anlaması veya kavraması,mümkün değildir