25 Ekim 2009 Pazar

tik tak

yaşlı bir dedenin,
geçmişe bakıp da içerlendiği gibi,
geçiyor olur oldu zaman şimdi,
şimdilerde,deprem ertesi çatlaklarından,
su sızan baharı yeni ağırlamış bir yörede,
özentisiz bir inşaatçının elinden baraja;
halen akmakta ve dolmakta olan kar erintisiyim...
güneşe kısmış gözlerimi,
geçmekte olan ve gelmekte olan yaza,
ve gelişine bir de gidişine işte zamanın;
üç bin metrede elektriği gitmiş bir köyün,
gece vakti gölgesine sığınılan titrek bir mum alevi gibi,
açılmasını beklerim yolun,
öyle geçsin de gitsin isterim kar,
buzullar kaybolsun işte...
zaman,
kader kadar kederli işte,
ne amanı var,
ne manası...
anasının seyrinde bebeğin büyümesi gibi hızlı,
ameliyattan bir hastanın çıkmasını bekler kadar sonsuz,
şu an,
geçmişi gelecekten ayıran,
tanımlayamadığım şu an...
iki yüzü arasında ince bir perde içinde bir odada sıkışmış gibi...
yaşam,
su sesi, uykuya dalmaya engel ,musluktan damlayan;
öyle çekilmez,öyle sabah olmaz,öyle sinir bozucu işte,
ve uykulu uyandığın yeni günde nasıl hatırlanmaz ya uykuya daldığın an,
ya da damlayı duymaz olduğun aynı an işte...
şu saniye,
o saniyeyle örtüşmüş bir şekilde...

Hiç yorum yok: