yürüyordu,
ayakkabının tabanından ilişti ses kulaklarına,
diğer adım ise bir korsanın,
kesik ayağı ucundaki tahtadan gelir gibi,
karıstı ayakkabıyla,
ıssız bir adaya gömdüğü hazinesinin yerini,
unutmuş gibi sayıklıyordu torunlarını,
kaybettiği eşiyle evlendiği günden kalma,
davul sesi yankılanır oldu kulaklarında,
tam uzunlukta tahta,
yarım uzunlukta kösele sesi...
sigara dumanı odaya yayılır gibi,
dolmustu hayatın genzine,
dağılır gibi,
zihindeki açık penceerelerden sızar gibi,
kaybolmaktaydı,
griden temize,
sağ kalanların ve ondan sonrakilerin,
hafızalarından...
yürüyordu,
sırtında bir yük taşır gibi,
kambur,
tahta ve kösele ezgileri eşliğinde,
griden renksizliğe,
doğumu da öyleydi işte,
renksizlikte griye...
ne fark eder bir bebeğin,
tanıyamaması ile,
çağına özlem duyan bir dedenin cocukca inatları...
ya da emeklemesi bir bebeğin,
tutunarak kanepe kenarlarına,
sendelemesi bir ihtiyarın,
ya da yirmilerinde bir dünyalının,
kararması,ve karartması içini yok yere,
depresif dürtülerle....
tahta sesi ve kösele,
there is no stop anywhere in this road
kulağında öylece...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder