15 Aralık 2013 Pazar

gece ışıkları sarmışken kenti

şehirler arası yollar öksüz çocuk
ay ışığı ise bayramlık harçlığı

toplu taşıma
bizi toplu taşıma...

yaz kış
tan vakti ayazdır
indiğinde

havada kurum
çaresizce bir ısınma çabası

uykunun uyandığı an başlar
yitmeden tamama erdirmek için
soğuk yatağa ilerlenir

o an kozlu ile
konuşulabilir vesselam
metres bir haneye adım adım ilerlerken


ay' ın güneşe yaklaşması gibi
kozlu ile ilişki

sen gidip gelirken
içinde büyüyen deniz köpürür
taşar...

herhangi bir mekana 
aidiyet hissedilemezdir artık
tahtıravallinin bir ucuna gurbet oturur
sevgilinin koynuna indirgenir ev
platonun mağarasında sıkışılır
dekart'ın arayışı 
tüm var oluşun kendinde  saklılığıyla son bulur....



 
 
kedi de benim fare de

ömrü boyu memleketine küfreden
ve başka memleketten olmayı
gözünde dahi canladıramayan oldum
hep kaçmak istedim

kübada doğmak
ya da new york'ta


burun kıvırdım

olduğumu olmak istemedim
isteksizlikle kaçtım olduğum şeyden

hiç bir şeyi olmaya dair de düş kuramadım

kedi de benim fare de

bir yaz tatili
kaçamak yapıp ücra bir köye
otobüsten indiğinizde
sabah vakti
bomboş sokaklar

yabancılık hissiyatı vardır ya hani
bekleye durduğunuz durakta
suratınızda zoraki bir gülümseme
ve kabullendirme arayışı
dört günlük serüveninizdeki kişilere...
ilerledikce hayat
bu hissiyat üstüme çökmekte...


23 Ekim 2013 Çarşamba

ölüm bu kadar kesinken,

10 dakika ile 10 yıl arasında bir karşılaştırma mümkün müdür?
bebekken ölmek
ile,
80'inde ölmek arasında bir ölçüm yapılabilir mi?




artık yazarken saçmalıyorum.
başta paslandığımı düşündüm,
oysa bir dize yazacak kadar biriktirememişim...
kaosu yenen sistem,
beni de yenmiş bulunmakta...

ya da ben öyle olduğunu sanacak kadar körleşmişim...

o zaman soru devam ediyor?

ben kimim?

yani ben,

tüm fiziksel,genetik faktörlerle,dna'mla,
yaşanmışlık,travamlarım ve hatıralarımla,
ruh denilen kalıtsal var oluşum ve yaşanmışlıklarımın tesiriyle gerişen hormonal veya sinirsel dışavurum içten kırınmlarımla...

her an'ı dondurup,
dışarıan etkileşen tüm faktörleri ayrıştırdığımda,
ben neredeyim?


çok eski bir zırva,
ya da kendi içinde paradox yartan bir soru ama,
soracak kadar kaybolmuşum sanırım.

kaç cümleyi ben'le başlatıp,
sona erdirdikten sonra,
inanabilirim...

bu soruya cevap bulamayacağımdan neden bu kadar eminim?

tüm verilen cevapları görmezden gelip tekrar sorabildiğim için mi?
beşiktaş,
birbirine yabancı ve uzak insanların,
birbirleriyle beraber yaşamak için para döktüğü,
garip bir semt...

buraya herkes arkadaşlarıyla gelir...
diğer gelmişleri seyreder...
13

yıl 12 ay

12 burç

12 saat

13 ün uğursuzluğundan mı bu duraklama?

ya da 13'e parçalayamamaktan mı bu uğursuzluk?

konrtol manyağı insanlık,

yapamadığından veya bilemediğinden korkup,

korktuğunu da saklarcasına ötekileştirip,

tu kaka...

diyebiliyor...

anlamak;
yapmak ya da bilmekten daha kutsaldır,

anlamadan bilemez-bilmeden yapamazsın...

nerde iki insan anlamaz birbirini,
orada biri diğerini suçlamaya başlar...

tüm ahlak veya din kurallarını,ya da etiği çöpe atmalı,
karşındakini anlayana kadar çaba üstüne olmalı tüm kurallar veya vahiyler...


kendini özetleyebilen
çok sığ mıdır?
basit midir?

hiç de bile,

üç cümleye sığdırabilmek kendini,
tanımak,
farkında olmak...

sanki tüm hücrelerine vakıfcasına,
üst-alt-yan bilicin her noktasına değmişcesine,
an be an tüm ömrü,
en ergen anlarıyla dahi,
bil'ircesine,

sığlıktan ötedir

basitleştirebilmek...

1 Haziran 2013 Cumartesi

gezi parki belkileri


dört koldan geldiler,
ciğerlerine doldu gaz,
bir kıvılcım var oldu,belki onlar belki
biz tarafından,
çadırları yaktı önce,
sonra dinamite ulaşırcasına fitil üsütnde seyredip,
yayıldı meydanlara ateş...

ilk defa,
belki de dünya tarihinde,
ağaçlar için milyonlar sokağa döküldü,
ya da kalbiyle oradaydı,
ağaçlar için orada olup da otorite tarafından ezilenler için...

şimdi siz buna ağaç bahane dersiniz,
kimisi çivi sinire değdi sanar,
o kadar çaktıktan sonra otorite sahipleri,
yaşamın tam ortasına kısıtları...

belki de elinden içkisi alındığı için huysuzlanmıştır,
ya da alınmamıştır da saate göre düzenlenmiştir...

belki de reyhanlı'da örtbas edilen yüzlerce ölü vatandaşın,
ruhları o gece görünmüştür gezi parkında,
huzur araken,son yeşilde...

belki de kürtaj,
belki de tecavüz için ortaya atılan genius fikirler sinirleri bozmuştur,

belki de toplum 72 saatte unutsa da gündemi,
geçtiğince,
bir yerlerde izi kalıyordur,sinirleri geriyordur,
tramvalar gibi...

belki de uludere de ölen gençler huzurumuzu bozmuştur,
onlara da kaçacak yer bırakmadan bomba yağdırlmıştı,
kimbilir.

belki de sadece ağaçlar için,
belki sadece gölgenin bu yaz sıcağında kayboluyor oluşuna dair bencilce bir istektir,
ya da avm fikriyatına karşı anarşist bir tepki,
kapitalizme veya,
gelişmeye,
geliştikçe gelişip,ilerlemekten bıkmışızdır belki.

muhafazakar olmak,
muhafaza etmekten geldiği sürece,
bunca muhafazakarın yakıp yıkmasının yarattığı tezat akılları karıştırmıştır belki,

3.köprü'de yitecek ağaçların hissettiği
endişe ve huzursuzluk da sarmıştır dört bir yanımızı belki de,

belki iktidarı ve muhalefeti ile 12 yıllık bu hadise bıktırmıştır bizi,
ve farkına varmışızdır yuzde 54 e karşı yuzde 46 olduğumuzun,
ve farkındalığı yuzde beşe aşıladığımızda matematiğin bizi çoğunluk yapacağının,

belki de bıkmışızdır kanallardan,reklamlardan,
dayatılan renk ikilemlerinden gök kuşağı yaratasımız gelmiştir kimbilir,
mavi-bordo-lacivert-sarı-kırmızı-beyaz-siyah-yeşil...

uyanmışızdır belki,
ya da galeyana gelmişizdir,
başı kesilen horoz gibi refleksif tepkiler yağdırıyoruzdur,

lakin,
başımız kesilmiştir de,
köklerimizden ayırmak da nedir?
ağaç gibi...

bir ağaca empati kuruyoruzdur şu an,
insani bir şekilde,
tüm işe güce,
okula sınava,
ve hayatın bize dayattığı,
tüm yanılsamalara kendimizi veremiyoruzdur...

yaptık oldu ya da olacak'a,
olmayacak diyoruzdur kimbilir,
olmamalı ile başlayıp...

tüm dünya yanımızdadır,
ya da haberlerde milletlerin bahar yapması,
tüm dünyanın anlık heyecan ve şaşırma ihtiyaçlarını gideriyordur,
orta doğu'ya dair meraklarından ötürü...

fakat bahar geçeli çok oldu,
şimdi yaz,
haziranda ölenler mi hatrımıza geldi,
kimbilir...