istanbul ki;
bir mabed,
atalardan kalma bir hedef,
o ne kutlu ne uludur ki istanbulun taşını toprağını ısırmış,
bir sarraf olmalı istanbul'da,
galataya bakmalı görebildğin her an,
ya da roma'da,
merdivenlerde bozmalı mideni,
eminönünde camii,
sultanahmet...
istanbul ki,
aşk,
kişisi oturmuş yerine,
varsa yoksa gökdelen,
arka sokalarında gecekondu işte,
istanbul ki,
ara ki bulasın...
istanbul ki çarpık,
sevdiğiyle atışmış,
muazzam bir örgü etrafında,
kalbi devrik surların yazgısı,
nice padişahlara nice harem,
bir yanda sevdiğin kul,
bir yanda boğaz...
istanbul ki,
hasret,
bayrampşanın tarihinde yata,
üsküdar'ın beşiktaş'a hasreti işte,
bir sevgilinin gözyaşıyla ıslanmış bir şehir,
boğazın ıslaklığıyla yiter olmuş
istanbul ki,
bir türkü,
arka sokaklarında seyyar satcılarından bir çelişki,
bir ağıt ki,
asya'dan avrupa'ya,
tabanlrında yağmur kırıntısı,
istiklal'de basbas bağırır,
bir türkü
istanbul ki,
kavuşma,
ya da ülkemin kimlik arayışı,
istanbul ki dünya,
istanbul ki ülkem,
istanbul ki bir okullu gencin gözyaşı...
o ki,
o'nun tek kanıtı,
mimar sinanın yedi katlı matematiği,
yedi tepe,
yedisinden yetmişine alışkanlık,
meteliğin sıktığı kurşun insanın vicdanına
istanbul ki aşk,
eksiği fazlasıyla,
özlemi kavuşmasıyla,
tüm kötülüğü,
ve çiçek pasajında avuntularıyla
istanbul ki,
feryat,
müzeyyen ablanın
tek vuruşta indirdiği rakı'sıyla,
yüzyılların direnişi
olmak ki burada,
yaşamak ki lanet olası şu yüzyılda,
rüzgarında tuz kokusu,
boğazında bir yutkunma,varıp giden motorlarına
istanbul ki
buz tutmuş altmışların tuna'dan taşıdıklarıyla,
yürümeliydik karşıya,
tutuşmalıydı ellerimiz...
o'ki yakarış,
yakarsan da yitip gider sokaklarında,
duygunun sıfıra varışı işte,
belki de özünde yankılanışı kimbilir,
şu an istabul geçmiş,
geleceğe dair bir düş,
ki geçmişin en yanılmaz düşleri,
bir kaybolanın yaşama arzusu...
istanbul,
bir evsiz,
yırtık pırtık dışavurumuyla,soğuğa lanet,
cadde ortasında yakılmış bir ateşe,
teneke üstünde tüten dumana el uzatır,
yanında yürüyeduran takım elbiseliye aldırmaz,
ve gecip giden niceleri,
görmezden gelir,
leventin tam ortasında şu aykırılığı,
işte;
istanbul ki,
rüya değil bir düş,
vurmalı beşiktaş kıyısında avucladığın denizi,
yüzünün tüm kırışıklıklarına,
istanbul ki,
han,
hayattan gamlanıp,
bizleri ağırlayan....
bu an, daha önce, hiç yaşanmamıştı, yepyeni bir an, tamamen farklı... monotom hayat yoktur, sadece bakış açısı...
18 Ocak 2010 Pazartesi
devir daim
tekrarı ile,
son baharın çığlıkları işitilir kahverengi tonlarıyla,
kuzeyde,
buralarda,
kış dediğin yıl devirir,
beyazlığını örter de,bir rüyaya uyutur insanı,
kuzeyde,
yıl devrilince,
özellikle de,dört mevsimin beşiğinde,
bir genç adam uyanır güneşi arar gözlerle,
alnında muazzam sertlik,
akşamdan kalmanın çatlatıcı krampları,
öğlen sonrası kahvaltısından sonra,
sokak başında uyanık bakkalda bulamaz ya o filtresinden uzanan beyazlığı,
artacak fiyatlara göz koymuş,rafların sigaraya açlığı gibi aç,
midesi ile fazla kurcalamaz,su icip de yeniden kanına işlediği sarhoşluğıyla
kuzeyde,
kış yıl devirir,
buralarında,devrim eğrilir,boynu ha kırıldı kırılacak...
son baharın çığlıkları işitilir kahverengi tonlarıyla,
kuzeyde,
buralarda,
kış dediğin yıl devirir,
beyazlığını örter de,bir rüyaya uyutur insanı,
kuzeyde,
yıl devrilince,
özellikle de,dört mevsimin beşiğinde,
bir genç adam uyanır güneşi arar gözlerle,
alnında muazzam sertlik,
akşamdan kalmanın çatlatıcı krampları,
öğlen sonrası kahvaltısından sonra,
sokak başında uyanık bakkalda bulamaz ya o filtresinden uzanan beyazlığı,
artacak fiyatlara göz koymuş,rafların sigaraya açlığı gibi aç,
midesi ile fazla kurcalamaz,su icip de yeniden kanına işlediği sarhoşluğıyla
kuzeyde,
kış yıl devirir,
buralarında,devrim eğrilir,boynu ha kırıldı kırılacak...
12 Ocak 2010 Salı
seyir
tuğlayı düşün,
tuğla olmadan önce,
topraktayken,
tuğla tuğla değil iken işte,
biz nasıl diyebilirdik ona,
tuğla diye
tuğlayı düşün,
ocağında kavrulmuş kıpkırmızı,
parmaklarının arasında,
duvarı yükselten ustaya taşıyorsun,
sağ elindeki,
dört tuğla içinden sağ üst köşedeki işte,
özel bir isim verelim ona,
tuğlacan diye
tuğlacan,
duvarın tekinde,
bir binanın işte özel bir ismi olsun binacan diye,
böyle çocuklu bir ailenin,ebevynlerinin yatak odasının yatak tarafındaki,
duvarcanında,
yıllar yılı üstünde sıva,
kat kat boya
şimdi tuğlacan tuğla mıdır,
toprak mı bina mı,
ya da hep bina mı kalacaktır,
deprem olsa yıkılsa binacan,
duvarcan çat diye orta yerinden ayrılsa mesela,
hatta,
tuğlacan da ayrılsa ortasından ikiye,
yıkıntılarda gezinen sen ve ben,
baksak öyle dalıp da,
tuğlacanın çehresine
toprak mı görürüz,
tuğlalar mı,
duvarlar mı,
bina mı,
ya da binalar mı sence...
ey gidi moloz,
moloz,
görürüz moloz...
kimi yıldız tozu görür önce,
ya da kayaçlar,
kimi an'ı görür,
tuğlaya,binaya bakar,da dalar gider öylece,
kimisi,
binaya bakıp da moloz görür,
birileri toprağa bakıp da,hepsinin geçmişinde
bina da armıştır belki de...
ve ben,
gördüğüme bakarım,
ne tuğlada toprak ararım ne de moloz,
ne de toprakta tuğla...
gün gelir belki de,
dikilir bütün yıkıntılar bina olmuş karşımda,
ya da gün gelir ben de geçer giderim de,
karışırız beraberce yıldız tozuna...
tuğla olmadan önce,
topraktayken,
tuğla tuğla değil iken işte,
biz nasıl diyebilirdik ona,
tuğla diye
tuğlayı düşün,
ocağında kavrulmuş kıpkırmızı,
parmaklarının arasında,
duvarı yükselten ustaya taşıyorsun,
sağ elindeki,
dört tuğla içinden sağ üst köşedeki işte,
özel bir isim verelim ona,
tuğlacan diye
tuğlacan,
duvarın tekinde,
bir binanın işte özel bir ismi olsun binacan diye,
böyle çocuklu bir ailenin,ebevynlerinin yatak odasının yatak tarafındaki,
duvarcanında,
yıllar yılı üstünde sıva,
kat kat boya
şimdi tuğlacan tuğla mıdır,
toprak mı bina mı,
ya da hep bina mı kalacaktır,
deprem olsa yıkılsa binacan,
duvarcan çat diye orta yerinden ayrılsa mesela,
hatta,
tuğlacan da ayrılsa ortasından ikiye,
yıkıntılarda gezinen sen ve ben,
baksak öyle dalıp da,
tuğlacanın çehresine
toprak mı görürüz,
tuğlalar mı,
duvarlar mı,
bina mı,
ya da binalar mı sence...
ey gidi moloz,
moloz,
görürüz moloz...
kimi yıldız tozu görür önce,
ya da kayaçlar,
kimi an'ı görür,
tuğlaya,binaya bakar,da dalar gider öylece,
kimisi,
binaya bakıp da moloz görür,
birileri toprağa bakıp da,hepsinin geçmişinde
bina da armıştır belki de...
ve ben,
gördüğüme bakarım,
ne tuğlada toprak ararım ne de moloz,
ne de toprakta tuğla...
gün gelir belki de,
dikilir bütün yıkıntılar bina olmuş karşımda,
ya da gün gelir ben de geçer giderim de,
karışırız beraberce yıldız tozuna...
yanılgı
farları,dağları delen,
gecenin yolcusu,
motorundan metal sesleriyle,
bir araba dolanır şehirler arası otoyolda,
yükseldikçe,
sis çöker,
sanki bulutlarda seyreder bir uçak,
karşıda silik silik yaklaşmakta olan bir başkası,
umud eder çarpışmamaya
gecenin yolcusu,
motorundan metal sesleriyle,
bir araba dolanır şehirler arası otoyolda,
yükseldikçe,
sis çöker,
sanki bulutlarda seyreder bir uçak,
karşıda silik silik yaklaşmakta olan bir başkası,
umud eder çarpışmamaya
utanc
çocuk,
birinin yüzüne bakıyorsan,
eğer,
gözlere bakmalı;
aynada kendi yüzüne bakıyorsan,
eğer,
gözlere bakmamalı
bakamıyorsan onun gözlerine,
eğiyorsan kafanı,
yanlızsındır,
o her kim ise,
onun yanında;
eğer dalıp gidiyorsan gözlerine,
aynada,
yanlızsındır,
karşındaki her sen ise
dalıp gidiyorsan maviliklere,
ya da yeşil çam ormanlarına,
ya da nebileyim,
toprak rengine...
onun senin yanında olması muhim değildir artık,
yanlız değilsindir;
saçının teline mesela,
ya da anlındaki kırışıklıklara,
yahut,
gözlerinin altındaki çukurlara,
bakabiliyorsan,
görebiliyorsan,
aynada,
sen,zamanın an'ında buluşursun kendinle,
tanıyabilirsin artık kendini
kör eder gözler,
güneşe bakmak gibi,
einstein'in merağını sil at çocuk,
ruhunda ara kendini,
ya da;
dönüp baktığın dünyada,
bedeni sil at çocuk
asıl olan karşındaki gözlerde,
kendi yansımana dalmaktır çocuk;
kaçınılacak olan kendi yansımanda,
kendi gozlerine dalmaktır işte,
o zaman,ya kaçırırsın gözlerini,
ya da silinirsin andan,
aynadaki gibi...
birinin yüzüne bakıyorsan,
eğer,
gözlere bakmalı;
aynada kendi yüzüne bakıyorsan,
eğer,
gözlere bakmamalı
bakamıyorsan onun gözlerine,
eğiyorsan kafanı,
yanlızsındır,
o her kim ise,
onun yanında;
eğer dalıp gidiyorsan gözlerine,
aynada,
yanlızsındır,
karşındaki her sen ise
dalıp gidiyorsan maviliklere,
ya da yeşil çam ormanlarına,
ya da nebileyim,
toprak rengine...
onun senin yanında olması muhim değildir artık,
yanlız değilsindir;
saçının teline mesela,
ya da anlındaki kırışıklıklara,
yahut,
gözlerinin altındaki çukurlara,
bakabiliyorsan,
görebiliyorsan,
aynada,
sen,zamanın an'ında buluşursun kendinle,
tanıyabilirsin artık kendini
kör eder gözler,
güneşe bakmak gibi,
einstein'in merağını sil at çocuk,
ruhunda ara kendini,
ya da;
dönüp baktığın dünyada,
bedeni sil at çocuk
asıl olan karşındaki gözlerde,
kendi yansımana dalmaktır çocuk;
kaçınılacak olan kendi yansımanda,
kendi gozlerine dalmaktır işte,
o zaman,ya kaçırırsın gözlerini,
ya da silinirsin andan,
aynadaki gibi...
6 Ocak 2010 Çarşamba
part 12
düşüncenin gelişimi ve iletişim saniye saniye birbirinden güç alıp sonsuz çarpışmalarda ebedileşiyor,var olmanın getirdiği düşünce,öncesine ya da sonrasına dair sorgu alevlendiriyor tüm
doğallığıyla toprak altında yıllarca evrimin derinliklerinde yatmış kömürü.rüzgar dünya var oldukça var ve bizden önce de sonra da var.sonsuz çarpışmaların aktivasyon enerjisi,ısının galeyana getirdiği hava;önce esti yerkürenin üstünde,yavaş yavaş toprak örttü uygarlıklara;içinde yanan ateşiyle dünya kustu tüm zehrini yanardağlarından,ilk canlı,ilk zigot,ya da herne ise ta ki onu yaratana değin çarpıştırdı,yıldız tozundan olma elementlerin bileşiklerini...insan var olan sonsuza yakın en son halkadan başka birşey değil....evrim ya da başka kelimeler yükleyin aranan anlama,darwine de sövülse yaradana da bahşedilse tüm övünçler,gelişen damla damla tüm zihinlerde barınan,ışığa yönelen bakterilerden beri,ışığa yönelen insana,güneşe tapan göçen ilkelliğine kadar gelişen bir bilinç...işte sonsuzlaşan o,var olma nedeni,ve tanrıya yüklenen sonuçlarıyla yara alan o,gelişen güç alan,kömürle,o muazzam seviyede sorguladıgımız karanlıkla öpüşen oksijen o,geçmişe ve geleceğe dair tüm sorgularımız:boncuk boncuk anlımızdan terlediğimiz,yitip gittigimiz kranlıklarda ışk tutan inanç meselesi,iltihapa güç veren kaplıcanın sıcak sularından gayrı bi sıcaklık işte,soğuk su da,kaynamaya yakın su da söndürür ateşi,ve yakamaz,alevlendiremez canına tükürdüğümün kömürünü....şimdiye kadar herşey gayet iyi gitti,insan,rüzgarın verdiği görevi başarıyla yerine getirdi,içgüdüsel tüm hesaplaşmalarıyla,ahlak ve yaşam davranışlarıyla beslediği tanrıyı sonuna değin aradı,gçtü dağlarn ardına,savaşlar verdi uğruna,matbaa da gelişti ne bileyim pusula da,einstein in da ilhamı oldu zamanında,ıraklı bir çocuğun gözyaşı da kimi zaman...tanrıyı öldüren nietzche,ve beyninin kıvrımlarında pekişen sinirsel dürtüler,ah bir bilmece düşünceleri,veyahut nice düşünürlerin işte,rüzgar ile taşınırlar 21. asrın yeni kaşiflerinin zihnine,işte insanın yokolacağı an,güneşe bakıp da yıldızları gizleyen maviliğe destanlar yazan,şiirler dizen,yaradanını öven insanın yokolacağı an,devir öncesine de sonrasına da şu an ulaşılabilme devri...insan bir ışık yılı uzaklık dönemedi güneş etrafında,ve dönemez de artık,devir bilincini toparlayıp,daha güçlü daha akılcı bir yaratığa aktarma devri,işte kapitalizm ki,gücü böler ve güçlüye paylaştırır,bilinc de böyle bölünmeli,taşıyabilene güçlüye arz edilmeli,yoksa dönüp duracak dünya etrafında,rüzgar esmeyecek daha...
doğallığıyla toprak altında yıllarca evrimin derinliklerinde yatmış kömürü.rüzgar dünya var oldukça var ve bizden önce de sonra da var.sonsuz çarpışmaların aktivasyon enerjisi,ısının galeyana getirdiği hava;önce esti yerkürenin üstünde,yavaş yavaş toprak örttü uygarlıklara;içinde yanan ateşiyle dünya kustu tüm zehrini yanardağlarından,ilk canlı,ilk zigot,ya da herne ise ta ki onu yaratana değin çarpıştırdı,yıldız tozundan olma elementlerin bileşiklerini...insan var olan sonsuza yakın en son halkadan başka birşey değil....evrim ya da başka kelimeler yükleyin aranan anlama,darwine de sövülse yaradana da bahşedilse tüm övünçler,gelişen damla damla tüm zihinlerde barınan,ışığa yönelen bakterilerden beri,ışığa yönelen insana,güneşe tapan göçen ilkelliğine kadar gelişen bir bilinç...işte sonsuzlaşan o,var olma nedeni,ve tanrıya yüklenen sonuçlarıyla yara alan o,gelişen güç alan,kömürle,o muazzam seviyede sorguladıgımız karanlıkla öpüşen oksijen o,geçmişe ve geleceğe dair tüm sorgularımız:boncuk boncuk anlımızdan terlediğimiz,yitip gittigimiz kranlıklarda ışk tutan inanç meselesi,iltihapa güç veren kaplıcanın sıcak sularından gayrı bi sıcaklık işte,soğuk su da,kaynamaya yakın su da söndürür ateşi,ve yakamaz,alevlendiremez canına tükürdüğümün kömürünü....şimdiye kadar herşey gayet iyi gitti,insan,rüzgarın verdiği görevi başarıyla yerine getirdi,içgüdüsel tüm hesaplaşmalarıyla,ahlak ve yaşam davranışlarıyla beslediği tanrıyı sonuna değin aradı,gçtü dağlarn ardına,savaşlar verdi uğruna,matbaa da gelişti ne bileyim pusula da,einstein in da ilhamı oldu zamanında,ıraklı bir çocuğun gözyaşı da kimi zaman...tanrıyı öldüren nietzche,ve beyninin kıvrımlarında pekişen sinirsel dürtüler,ah bir bilmece düşünceleri,veyahut nice düşünürlerin işte,rüzgar ile taşınırlar 21. asrın yeni kaşiflerinin zihnine,işte insanın yokolacağı an,güneşe bakıp da yıldızları gizleyen maviliğe destanlar yazan,şiirler dizen,yaradanını öven insanın yokolacağı an,devir öncesine de sonrasına da şu an ulaşılabilme devri...insan bir ışık yılı uzaklık dönemedi güneş etrafında,ve dönemez de artık,devir bilincini toparlayıp,daha güçlü daha akılcı bir yaratığa aktarma devri,işte kapitalizm ki,gücü böler ve güçlüye paylaştırır,bilinc de böyle bölünmeli,taşıyabilene güçlüye arz edilmeli,yoksa dönüp duracak dünya etrafında,rüzgar esmeyecek daha...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)