27 Kasım 2010 Cumartesi

gelecek geçmişin ellerinde,
başlarim şu mirasyedi dünyanin gelmişine geçmişine

21 Kasım 2010 Pazar

düşün ki,
birer kaşık doktun bardağa,
kakao'yu da kahve'yi de,
sıcak suyla harmanladın birbirine,
şimdi sorarım sana,
kakaolu kahve mi demeli,
kahveli mi kakao?
kaşık ölçüsünde kararın,
aynılığını da eşitliğini de açarım tartışmaya,
var olacaktır biribirnden fazlasi,
oturup sayamayız ya...

düşün ki,
iki insan elele,
kadın'ı da,erkeği de
basmış sıcak,
şimdi sorarım sana,
hangisi aşık,hangisi maşuk,
kim daha sıkı kavramış karşısındakini,
kimindir,ellerin buluştuğu yerdeki sıcak,
bırakacaksın,
beslediklerinin aynı'lığını,eşit'liğini,
terazisi yoktur ki bunun...

sorun,
kahveli kakao olmak da değil,
kakaolu kahve olmak da...
ağızda bıraktığı tadı sadece,
sana ne anlatıyorsa...

13 Kasım 2010 Cumartesi

çernobile çalan mazi,
nesilleri zehirler sızı,
tam şuramda sızar da sızlar...
bende yanar ateşin oksijeni sen değilmişsin meğer,
yangın olmaya meğil kor'dur yük'üm,
nefesimi kesmişsin meğer,
sen gidince anladım...
rüzgara yüzümü dönmüş,
kül olmaya yürüyorum...
kulaklarını çınlattım yitik duyguların,
an'lar gibi "an" altında ezildiler,
ve ben yittim,
dağlardan da acizdi
ne yankısı oldu,
ne de anlardır çınladı kulağım...

uzaklığı betimleyebilir aslında,
iki nokta arasına sıkışabilen,
sonsuz adet nokta...
ya boşluğa ne demeli,
iki nokta arasına ne kadar boşluk sığdırabilirsin,
iki zaman dilimi arasına,
iki devir arasına,
senle,sensizlik arasına...
papatya fali,
bakmaz yaprak adedine,
seksen üçmüş,
seksen ikiymiş farketmez,
tek mi çift midir asil soru?
yazi mi tura mi gibi,


seviyor mu sevmiyor mu
gibi
denizlerin kitalari ayirircasina,
hatları yitmiş bir ikileme,
çözüm sunamaz...

9 Kasım 2010 Salı

sigaradan cektigim dumana,
karisip da,alveollerimden suzulup,
perçinleniyorsun kanima,
kalbime vardigin an,
kamyonun lastigi altin da ezilir gibi,
esneyip;
yağmurun,dağlardan soktugu agaclarin
nehrin onune kurduğu istikbaliz bir setin,
o lanet son damlalarla ağırlaşan suya
dayanamayip da,
dağılıp çağlayıp gürleyip de,
yıkıp geçen heyelan misali,
yayılıyorsun parmak uçlarima...

öğünüme karışıyorsun,
tat,tuz olup da

daldiğim manzara,
bulanip da sana varıyor

cumlelerime karışıyorsun,
sifatlar,isimler hep seni andiriyor

içime süzdüğüm gözyaşı yağmur olup da,
mazgallari sen,şehrimi selden esirgeyen

akip gidenin boşluklarini,
dolduruyorsun,ya da doldurmadıklarin boş duruyor gözüme...

ölüm provalarimda,sen,
nöronlarimin oyununa geliyorum uyandiğimda,
gerçekliğim taşiniyor da geceye,
uykuya uyaniyorum...

hiç de sonsuz gözükmüyor evren bu mühdette,
benle sınırlanıyor hayat dedikleri keşmekeş,

heykeltıraş oluyor zaman,
koca dünya yontuldukça yüz hatlarin beliriyor,

rüzgarlarin sesi karıştıkça birbirine senin sesine varıyor,
galaksiler,yildizlar gülüşünmüş aslinda,

güneşten kopup gelen yaz,
sarılmalarının sıcağına çalıyor,öpüşlerin güneşler doğuruyor...
.........

işte,öyle bir cenaze ki bu,kirki çıkıyor
bir tabuta sığınıp da,
yer altına sığınıp,
gömüyorum,her seni,
dışarılara...

6 Kasım 2010 Cumartesi

damla,dere,nehir,deniz,okyanus,

yağmur...

bebek,çocuk,genç,yaşli...

buhar olmayi yeğlersin,

tekrar düşebilmek için,

toprak kadar kutsal rahime,

işte kudurtur seni,

her bulutlar kararttığında,

son bahara çalınca,

kahverengiye varınca herşey,

bu kıskançlık,

süreç içinde,korkunla karışık,

ellerindekini,buhar eder kimi zaman...

bir insanı,

çocukluğundan miras bir misketi,

sırf büyüdüğünden,kaldırabilirsin rafa,

ne de olsa,yağmur olamayacaksın asla...
tüm patikalar,
sarmalıyor da dağı,
ölüme yürüyoruz,
sen de ben de

kesişse de yollarımız,
farklı yönlere seyretse de,
ya da el ele,geri geri giderken adımlarımız,
ölüme yürüyoruz...