30 Temmuz 2009 Perşembe

özlem

çamurluklarında havzanın tozuyla yaklaşıyor,
dev camının arkasından gülümsüyor muavin,
mesainin bitişine,
orta kapısı açılıyor,güleç suratlara,
artıyor özlemi ayrıldığı perona.

bir kadın,soğan soymakta,
güneş batmak üzere,validesini anmakta,
doluyor gözleri,
çağın buluşunu tuşluyor yeni yıkadığı elleri,
sorular iliştiriyor dağlarda uzanan kabloların ucundaki,
hiç oturup da saymadığı,
çok delikli plastik parçasına,
iyi dilkeleri yankılanıp beyaz dağlarında,
çığ öncesi kar tanesi oluyor özlemi,
dair beyaz saçlarına

kapanıyor ışıkları çift yataklı ranzaların,
çok olduğu odanın.
sokak lambasının titrek ışığı sızıyor,
rüzgar ile birlikte,ahşap penceresinden içeri,
ayaz bir kışın yorganına sarınmış yanlızlığında,
yanaklarına konduruyor iyi geceler öpücüğünü;
gölgesi insana benzeşen direğe kayıyor gözleri,
hiç var olmamışsa da annesi,
yanakları pembeleşiyor,
özlüyor yetimin biri.

bir gece,yaz ortası,
yere eğiliyor evin yanındaki,
bal armudun dalları,
kaldırılan sofra geliyor hep gözlerinin önüne,
bir elin parmaklarıyla sayılacak saatler önceki,
sesi ilişiyor kulaklarına,
dirseğini ıskalıyor gözyaşları,
kollarında hafifçe yiten sıcaklığıyla,
oğlu ile kızı annesini uğurluyor;
asrın icadı uykularının ortasında yakalıyor torunları,
güneşin doğduğu yerler,
özlemlerinin karanlığına gömülüyor saat saat.

elinde satmaya kıyamadığı çiçeğiyle,
kara yüzlü bir çingene,
banklara uğruyor teker teker,
çiftleri kandırmaya çalışıyor güzel dilekleriyle,
yirmili yaşlarında,beşiktaşın boğaz seyrine,
boğazı düğümlenmiş yirmilerinde bir gence ilişiyor bu sefer,
sigara soruyor yüzsüzce.
gemileri sayıyor,ya da martıları,
düşüncelerinden bağımsız bir uykuya dalabilmek için...
el ele,yaz sıcağına inat koyun koyuna çiftlere,
imrenedurmuş buluyor kendini,
vapura binenleri saymaya başlıyor bu sefer,
birer birer,evlerine dönmenin sevinciyle,
özlemsiz bir ayrılık duyuyor suratlarda,
ayrılan vapurun kornasıyla.
dalga,istanbul,
temsili topların günbatımyla silikleşen gölgesi,
asık suratlı tinerciler,
hepsi,
bir olup,
karşıdaki akrabalarını,
komşu illerdekileri,
uzaktakileri,
hatırlatıyor...
bir çocuğun hiç olmamış onsekizviteslisini,
binmeyi özlediği gibi,
bir yetimin annesini gibi hani,
özlüyor,gittikçe karanlıklaşan istanbul gibi,
gömülü olanları...
hiç olmamış bir erkek kardeşi özlüyor bu sefer,
veya,hiç gitmediği yabancı toprakları,
çocuklarına düş kuruyor gittikçe,
var olmadıkça,artıyor içindeki karanlık,
bir sevgiliyi özlüyor,
uzaklarda olmasını yeğleyerek,
yanındayken olduğundan bin kat daha fazla,
hic doğmayacak bir güneşin batışını izler gibi...

27 Temmuz 2009 Pazartesi

kısmi

hayat türevimi alıyor her seferinde,
t=0'dan şu ana doğrusallaşıyorum,
düşüncelerim yüksek mertebeli
diferansiyel umutlarım,
her tıkandığımda Laplace yetişiyor imdadıma,
Dönüşüyorum...
her ne kadar doğrusallaşsam da,
bir kurt düşüyor karadenizime,
Ve ben homojen değilim artık,
düzgün bulmuyorum kendimi anlayacağın...
onca dönüşümden sonra,
Kendimi,parametre değişimi veya,
küresel koordinatlarla,
doğadaki kalıplara sokulmaya çalışılan
çok değerli bir fonksiyonun
çok katlı ve bir o kadar da değersiz
integralleri görüyorum
Beni hayata tutan kısmi duygularım ise;
birer birer ihmal ediliyor
bu sonlu ve bir o kadar da sonsuz denklemde,
ve donduruyorum zamanı,karabasanlarda tıkanıyorum,
zamansız bir hız denklemi kalıyorum,
dönüp bakmaya korkuyorum,
aştığım yola...

19 Temmuz 2009 Pazar

neneme

bir cift ayakkabı geldi gözümün önüne,
asansörü edilene kadar çikmaya yorulduğun,
yeni hükümdarlığının mavi seyrinde ufuktan el ettin bana o an,
sultanım...
saçlarında hep ak vardı gözümü açtığımdan beri,
ara sıra açtığında eşarbını of sıcağının neminde,
azcık nefes alsın diye...
ve hep koynundaki liralarına,
diz cöküp el açan torunların kalacağız,
çay zamanı ertesi...
hiç gitmeyecek gözümün önünden,
diz öküp,örtüsünü yere kırıntı düşmesin diye karnımıza kadar
çektiğimiz,sini üstündeki gözümüzde masadan da büyük,
geniş tepsi,ve cevresindeki arapca sandığım oymaları,
ve pay ettigin sarmaları ve dağ gibi karpuz en ulaşılmaz en ortada...
sukut durmak ne mümkün nenem,
her müziği açtığımızda kulağımıza çınlasa da,
yakmaya yorulmadıgın iskambil kağıtları
kadar sayılıymış günler,
iki bayram arası düğün,
iki çay arası göç olmaz nenem,
hiç mi düşünmedin düğün fotoğrafımın tam ortasında da,
aynı,sininin yanında koltugu ve minik sephasında tek tabağı,
ve minik salatasıyla,dedemin bıraktığı boşluk
gibi sensiz olacak...
seni hep yaz günü hatırlayacağım nenem,
çaydan su çekmiş ayaklarımızla dönerken,
kapıda havlularken karşılayacaksın bizi,
ayaklarımızın çamurunu yandaki çeşmede yıkayacağız,
sırayla geçeceğiz kapıdan,
hafif burnumuzu çeke çeke sona kalanlar,
bir yandan da çizmelerin altındaki çamuru,
kücük bir odun parçasıyla çıkarmaya çalışırken,
sitemle gülümseyeceğiz sana doğru...
öğleden sonraki otobüs için sabah erkenden kalkacak torunların,
kahvaltı ertesi,televizyonu da kapatacak unutmamak için,
vakit kollayacak fırındaki soğumaya bırakılmış,
yemeği önceden götürmek için,
senin yokluğuna...



ve ben nenem,
ayakkabılar dedim ya,
pazardan aldıkların var ya hani,
bana verene kadar babanemden çok seveceğim seni,
sonrası ise aşikar,
ve bokyiyenun uşağı kalacağım,
ayağıma girdikten sonra,
babanemi kollayacağım,
onu seveceğim de ninem,
seni daha çok özleyeceğim anlaşılan...

dünya bir pencere dedi ya şair,
her gelen baktı geçti,
sen atma türkülerin kadar şen baktın,
gülümsedin bize,
ağıtlarındaki gibi ürperttin tüylerimizi,
diğer kapıyı örterken,
ve yine yaptın numaranı,
mevlüdem,
sultanım,
beyaz saçlarınla hatırlyacağız seni,
karadenizin ufuğundaki beyaz kadar
uzakta da hissetmeyeceğiz hani
beyaz örtünle uğurlarken seni;
of'un yağmuru kadar yakın kalacaksın bize...


en küçük,en asi kızının tek oğlu,
tek kızı,
tek çocuğu,
ozan torunun...

11 Temmuz 2009 Cumartesi

kalan

kalan günlerin azlığından değil,
varlığından teselli,ya da,
bir kelebeğin tırtıl ertesi,
çevresine ördüğü kozadan,
içeri sızan gün ışığına kamaşmış,
ve karışmış olan;
kovanından henüz ayrılmış,
çise nin yapraktan ayrıldığı o an,
toprak kokusuna merhaba demiş,
kanat çırpar bir arının vızıltısı gibi,
düşünceleri;
yırtsa da kozasını,
çırpsa da yorgun argın ilk kanadını,
sadece öyle sinip,
baksa da ufka,
aydınlananın karanlığa gömüleceği gün batımına,
tırtıl kalsa da,
kelebek de olsa,
farkındadır ya kelebek kalan saniyelerin,
ya da tırtıl geçmiş bir ömrün,
renkli,tavus kuşu misali kanatlarından ayrı,
tesellisidir kalan vakit,
ve çiçeklerin balından içeceği,
koklayacağı rüzgarla savrulup,
çırpacağı saatler usta bir ressamin tablosu misali
kanatlarını...

kalan zamanın azlığından değil,
varlığından mutlu,
çernobil mağduru kötü hastalığa
tutulmuş kazım gibi,
şarkı söylemek beraberce,
bağıra bağıra,
sel olup da kalan vaktin inadına,
çaresizliğe...

kalan vaktin azlığından değil,
varlığından azimli,
söylenmemişlerin,zamana yenik düşeceğini,
bile bile,
kalanın;
kozasından havalanmayan bir kelebeğin,
soluyamadığı gül menekşe,
eşilğinde yudumlanmamış ezgiler,
ya da kıyısında denizin izlenilmemiş,
günbatımından gündoğmuna dalgadaki damla,
ve lar;
dolu olduğunu bile bile,

ya da varsayarak,
kozasında,
içeri sızan gün ışığına düş kuran,
hem tırtıl hem kelebek,
ben...

kalan günlerin azlığından değil,
varlığından,var oldukça artan,
kalbin dort odacığının açık kalmış pencerelerinden,
cereyanın sarhoşluğuyla...