bypass ertesi istirahatte bir hastanınki gibi
çarpar olur kalbim,
dizilince sözckler boğazımdan yukarı,
akşam trafiği gibi istanbul'un
ağır yanaşır,
dudaklarımdaki köprünün
ağzına...
o an,
yanımdasındır
ve özlerim seni,
bir anneyi cocuğundan ayırırcasına,
ayrılırken yanından,
karanlığa gözümü açmış ışığa bakar gibi,
hayata ve şehre
uyanırım...
gün sayarım,
müebbet bir mahkum gibi,
ölüme;
ya da bir an için iki kişilik özgürlüğüme,
nefesin nefesimde...
üç sözcük var,
üç maymun olup kaçtığım...
birbirinden bağımsız sınırladığım...
biri tek heceli ki,
kanında grip vari
bir virus gibi tanımlayamadığım,
bağışıklığı yok bunun,
kuş gibi kanatlandırıp uçurur,
domuz olup de ateşlerde yüzdürür de...
ve baş ağrısı tatlı gelir,
kuru öksürürkleri,ve
nemi burnunda
ağlama ertesileri gibi...
en tatlı acım olmaya başladıkça
özlemim,
hatırlamak uyutmadıkça
burnunda bir et parçası gibi,
ve anlamsızlaştıkça
beraber sarf edilmeyen sözler,
veyahut gülümsettikçe
ve anlamını yitirdikçe
karşılıklı konuşukluklar,
sonradan akla gelince...
ortaçağın vebası gibi yazılır damarlarıma,
tek heceye dönüşür tüm denklemler,
arşimedin evrakası gibi
koyulur teşhisi,
seri bir katilin itirafı gibi sarar
tüm benliğimi,
karadenizden metreyi geçmiş boyuyla
çarpar aşk,
kalbimin kayalıklarına...
kendime ve sana aynı anda itiraf edemese
idim,nasıl yaşardım,
yüzmetreci bir koşucunun saliseleri gibi
geçen vakitte...
içimde ve sırtımda bu ağır yük ile...
bu an, daha önce, hiç yaşanmamıştı, yepyeni bir an, tamamen farklı... monotom hayat yoktur, sadece bakış açısı...
31 Ekim 2009 Cumartesi
ölümsüzlüğe
bir ölümlüyü öldürebilir sevda,ya
da
ölümszleştirebilir sevdasıyla...yorgun
bastona mahkum
yaşlının,derin solukları gibi
mücadeleci iç çekişler,
basar ciğerleri,
hatırlayınca,
verem gazisi ciğerler astımı yaşarcasına
bekleyişler...
özlem,
kader kadar kederli...
da
ölümszleştirebilir sevdasıyla...yorgun
bastona mahkum
yaşlının,derin solukları gibi
mücadeleci iç çekişler,
basar ciğerleri,
hatırlayınca,
verem gazisi ciğerler astımı yaşarcasına
bekleyişler...
özlem,
kader kadar kederli...
sevgili
sevgili sigara gibidir,aşk
içerken,acı
söndürürken,koku...
içerken,acı
söndürürken,koku...
öngörü
kötü vakitler de geçireceğiz elbet.
fakat bunlar,
gerçekten de kötü olduları için,
değil;
daha iyileri var olduğu için,
kötü hatırlanacaklar...
fakat bunlar,
gerçekten de kötü olduları için,
değil;
daha iyileri var olduğu için,
kötü hatırlanacaklar...
savunu
hepsini ayrı bir seviyorum,
eski sevdalarımın,
yok bir köşesinde azalan sevgi kalbimin,
onlar da geliyor fikrime senle birlikte
zaman zaman...
geliyor da gelmesine,
fakat bir tek sen çıkmıyorsun aklımdan...
eski sevdalarımın,
yok bir köşesinde azalan sevgi kalbimin,
onlar da geliyor fikrime senle birlikte
zaman zaman...
geliyor da gelmesine,
fakat bir tek sen çıkmıyorsun aklımdan...
pek eski olmayan bir vakitten
güneşe doymuş bir şafak ertesi
yazıyorum bu şiiri,
aklımda dönüp duran
imam hasan sabbah efendi
ve cenneti alamutun arka bahçesinde
düşlerimde,arkaya ittiklerim gibi
sıraladığım mısralara gülümsüyor
yoldan geçen
işine koşmakta biri
ben yazıyorum o gülümsyor
bir tümce bu,yok bir zarfı,
ancak sıfatı var ve fiili,
o yürüyor ve geçiyor sokağımdan
sadece biri,
bana mı gülümsüyor,
yoksa bana mı gülümsüyor sormama mı
işte böyle bir sabah
kapatıyorum gözlerimi
yakın zamanlarda izlediğim vampir dizisi,
ile etkilenip,
güneş yakarken tenimi,
zamanın damarlarımda dolaşan kanı
emdiğini hissediyorum...
bir sabah,
ne günü var ne ayı,
ne de yılı,
her sabah gibi...
yazıyorum bu şiiri,
aklımda dönüp duran
imam hasan sabbah efendi
ve cenneti alamutun arka bahçesinde
düşlerimde,arkaya ittiklerim gibi
sıraladığım mısralara gülümsüyor
yoldan geçen
işine koşmakta biri
ben yazıyorum o gülümsyor
bir tümce bu,yok bir zarfı,
ancak sıfatı var ve fiili,
o yürüyor ve geçiyor sokağımdan
sadece biri,
bana mı gülümsüyor,
yoksa bana mı gülümsüyor sormama mı
işte böyle bir sabah
kapatıyorum gözlerimi
yakın zamanlarda izlediğim vampir dizisi,
ile etkilenip,
güneş yakarken tenimi,
zamanın damarlarımda dolaşan kanı
emdiğini hissediyorum...
bir sabah,
ne günü var ne ayı,
ne de yılı,
her sabah gibi...
yaşama
öyle birşey ki yaşamak,
su içmek kana kana,
ve kusmak
alkollü bir gecenin
ağıran yanlızlıklarını
doğarken tepende o güneşi,
su bilmiş içilmiş an ertesileri...
su içmek kana kana,
ve kusmak
alkollü bir gecenin
ağıran yanlızlıklarını
doğarken tepende o güneşi,
su bilmiş içilmiş an ertesileri...
25 Ekim 2009 Pazar
paradox
düşünüyor mudur ki,
düşünüyor mu diye,
ya da bu saçma döngüye dalıyor mudur benimle,
boğulacağını,
ve düşünmediğini düşünerek çıkıp kurtulacağını bile bile...
düşünüyor mu diye,
ya da bu saçma döngüye dalıyor mudur benimle,
boğulacağını,
ve düşünmediğini düşünerek çıkıp kurtulacağını bile bile...
anlam ve an
boşlukta kelimeler dizildi,
anason kokusu,
tirtrek mum alevi,
cümle oldular,
gecede,
ne manası var şimdide,
yokken sen,
ne tutarlılığı...
sönen deniz feneri gibi gündüzde,
güneşin altında ezildiler...
nice kelimeler attım boşluğa,
kokun yokken,
ya da parlayacağı gözler,
söndüremediğim alevin;
ne cümle olabildiler,
ne de anlam yitirdiler...
çöken karanlıkta,sığ suda
kayalıklarına misafir beklerler...
anason kokusu,
tirtrek mum alevi,
cümle oldular,
gecede,
ne manası var şimdide,
yokken sen,
ne tutarlılığı...
sönen deniz feneri gibi gündüzde,
güneşin altında ezildiler...
nice kelimeler attım boşluğa,
kokun yokken,
ya da parlayacağı gözler,
söndüremediğim alevin;
ne cümle olabildiler,
ne de anlam yitirdiler...
çöken karanlıkta,sığ suda
kayalıklarına misafir beklerler...
şiirlenme
sen,
gülene kadar,
ya da gülümseyene,
veyahut sana gülümseyene gülümseyene...
ben suratımda o yavşak ve her an kahkahaya yüz tutmuş gülümseme,
ve içimde kırıklık senin gülümsememene,
bir damla kurur kağıtta,
hüzünle karışık şiirleme...
sen,
gözgöze gelene kadar benle,
ya da gözün tarafıma ilişene,
veyahut ben öyle hissedene...
ben vucudumda ilgi çeker ve hoplamaya yüz tutar bir hareketlenme,
ve içimde tuhaf üzünç gözgöze gelmemene,
ikinci damla kurur kağıtta,
üzünçle karışık şiirlenme...
sen,
düşünene kadar,
ya da düşleyene,
veyahut seni düşleyeni düşünene...
ben rüyalarımda o sana koşar ve elinden tutar düş ile,
ve içimde bir eziklik düşünmemene,
üçüncü damla kurur kağıtta,
umutla karışık şiirlenme...
gülene kadar,
ya da gülümseyene,
veyahut sana gülümseyene gülümseyene...
ben suratımda o yavşak ve her an kahkahaya yüz tutmuş gülümseme,
ve içimde kırıklık senin gülümsememene,
bir damla kurur kağıtta,
hüzünle karışık şiirleme...
sen,
gözgöze gelene kadar benle,
ya da gözün tarafıma ilişene,
veyahut ben öyle hissedene...
ben vucudumda ilgi çeker ve hoplamaya yüz tutar bir hareketlenme,
ve içimde tuhaf üzünç gözgöze gelmemene,
ikinci damla kurur kağıtta,
üzünçle karışık şiirlenme...
sen,
düşünene kadar,
ya da düşleyene,
veyahut seni düşleyeni düşünene...
ben rüyalarımda o sana koşar ve elinden tutar düş ile,
ve içimde bir eziklik düşünmemene,
üçüncü damla kurur kağıtta,
umutla karışık şiirlenme...
tik tak
yaşlı bir dedenin,
geçmişe bakıp da içerlendiği gibi,
geçiyor olur oldu zaman şimdi,
şimdilerde,deprem ertesi çatlaklarından,
su sızan baharı yeni ağırlamış bir yörede,
özentisiz bir inşaatçının elinden baraja;
halen akmakta ve dolmakta olan kar erintisiyim...
güneşe kısmış gözlerimi,
geçmekte olan ve gelmekte olan yaza,
ve gelişine bir de gidişine işte zamanın;
üç bin metrede elektriği gitmiş bir köyün,
gece vakti gölgesine sığınılan titrek bir mum alevi gibi,
açılmasını beklerim yolun,
öyle geçsin de gitsin isterim kar,
buzullar kaybolsun işte...
zaman,
kader kadar kederli işte,
ne amanı var,
ne manası...
anasının seyrinde bebeğin büyümesi gibi hızlı,
ameliyattan bir hastanın çıkmasını bekler kadar sonsuz,
şu an,
geçmişi gelecekten ayıran,
tanımlayamadığım şu an...
iki yüzü arasında ince bir perde içinde bir odada sıkışmış gibi...
yaşam,
su sesi, uykuya dalmaya engel ,musluktan damlayan;
öyle çekilmez,öyle sabah olmaz,öyle sinir bozucu işte,
ve uykulu uyandığın yeni günde nasıl hatırlanmaz ya uykuya daldığın an,
ya da damlayı duymaz olduğun aynı an işte...
şu saniye,
o saniyeyle örtüşmüş bir şekilde...
geçmişe bakıp da içerlendiği gibi,
geçiyor olur oldu zaman şimdi,
şimdilerde,deprem ertesi çatlaklarından,
su sızan baharı yeni ağırlamış bir yörede,
özentisiz bir inşaatçının elinden baraja;
halen akmakta ve dolmakta olan kar erintisiyim...
güneşe kısmış gözlerimi,
geçmekte olan ve gelmekte olan yaza,
ve gelişine bir de gidişine işte zamanın;
üç bin metrede elektriği gitmiş bir köyün,
gece vakti gölgesine sığınılan titrek bir mum alevi gibi,
açılmasını beklerim yolun,
öyle geçsin de gitsin isterim kar,
buzullar kaybolsun işte...
zaman,
kader kadar kederli işte,
ne amanı var,
ne manası...
anasının seyrinde bebeğin büyümesi gibi hızlı,
ameliyattan bir hastanın çıkmasını bekler kadar sonsuz,
şu an,
geçmişi gelecekten ayıran,
tanımlayamadığım şu an...
iki yüzü arasında ince bir perde içinde bir odada sıkışmış gibi...
yaşam,
su sesi, uykuya dalmaya engel ,musluktan damlayan;
öyle çekilmez,öyle sabah olmaz,öyle sinir bozucu işte,
ve uykulu uyandığın yeni günde nasıl hatırlanmaz ya uykuya daldığın an,
ya da damlayı duymaz olduğun aynı an işte...
şu saniye,
o saniyeyle örtüşmüş bir şekilde...
19 Ekim 2009 Pazartesi
sopez gulur
Sopez gulur
So ulur so ulur
So ren çkimi iqbali
Skani qoropa miğun qoropa
Si kçume var vigzali
telli ya da üflemeli,hatta vurmalı,
enstrumanların nedir çektiği,
eşliğinde insan sesi,
sitem,
acı,özlem,
aşk,
hep aşk...
beş duyu,
bin lisan,
bir pencere,
hatta iki de,
aynı zamanda bir gibi,
dışarda rüzgar,
bileklerinde aşk,
hava açık,
güneşe uçan martının gölgesine saklanmış,
yaprak sarma inceliğinde parmaklarınca kavranmış,
gülden buram buram aşk,
ve müzik,
kulaklarında nedir bu enstrumanların çektiği...
yazları gidilen bir köy evi,
nasıl ağustosta şenlenir de pırıl pırıldır,
eylülde basar gider yemek kokusu ve çocuk sesleri,
yiter pat küt sesleri merdivenlerden,
çatırtıları eski tahtanın halıyla korunan,
bahar sonu yaz öncesi,
açtığın kapı ardında,
her yanında bulduğun tozdur aşk,
silsen de,
silkelesen de,
bırakmaz yanlız köşkü,
dağılır en ücra köşesine,
soluklarında yıllanır misafirlerin,
bırakmaz en mutlu gününde
Nerelerde geziyorsun
Nereye gidiyorsun
Nerede benim geleceğim
Senin aşkın var bende aşkın
aşk;toprakta saklı demir tozu,
dönüşebilir bir tasa,
içinde yanan ateşle,
ve o tasstan bir su dindirebilir hararetini,
dökülebilir bir kılıca,
ya da hançere,
delip geçebilir bağrını;
kesebilir bileklerini,
kör bir bıçak olup;
aşk;
bin dereceyi aşmış bir kazan içinde,
güneşe çalmış rengiyle bir demir tozu işte,
topraktada kalsa,
dökülsede,
kaybolmaz aşk,
dönüşebilir sadece...
nefret ile sevgi arasında,
voleybol macı icin gerilmiş bir file,
nedir çektiği o topun,
kimbilir hangi elde...
aşk;
beş duyu,
beş pencere,
hepsi bir pencere,
nedir bu enstrumanların çektiği,
sussalar da,
kapansa da,
var yine...
18 Ekim 2009 Pazar
tahta ve kösele
yürüyordu,
ayakkabının tabanından ilişti ses kulaklarına,
diğer adım ise bir korsanın,
kesik ayağı ucundaki tahtadan gelir gibi,
karıstı ayakkabıyla,
ıssız bir adaya gömdüğü hazinesinin yerini,
unutmuş gibi sayıklıyordu torunlarını,
kaybettiği eşiyle evlendiği günden kalma,
davul sesi yankılanır oldu kulaklarında,
tam uzunlukta tahta,
yarım uzunlukta kösele sesi...
sigara dumanı odaya yayılır gibi,
dolmustu hayatın genzine,
dağılır gibi,
zihindeki açık penceerelerden sızar gibi,
kaybolmaktaydı,
griden temize,
sağ kalanların ve ondan sonrakilerin,
hafızalarından...
yürüyordu,
sırtında bir yük taşır gibi,
kambur,
tahta ve kösele ezgileri eşliğinde,
griden renksizliğe,
doğumu da öyleydi işte,
renksizlikte griye...
ne fark eder bir bebeğin,
tanıyamaması ile,
çağına özlem duyan bir dedenin cocukca inatları...
ya da emeklemesi bir bebeğin,
tutunarak kanepe kenarlarına,
sendelemesi bir ihtiyarın,
ya da yirmilerinde bir dünyalının,
kararması,ve karartması içini yok yere,
depresif dürtülerle....
tahta sesi ve kösele,
there is no stop anywhere in this road
kulağında öylece...
ayakkabının tabanından ilişti ses kulaklarına,
diğer adım ise bir korsanın,
kesik ayağı ucundaki tahtadan gelir gibi,
karıstı ayakkabıyla,
ıssız bir adaya gömdüğü hazinesinin yerini,
unutmuş gibi sayıklıyordu torunlarını,
kaybettiği eşiyle evlendiği günden kalma,
davul sesi yankılanır oldu kulaklarında,
tam uzunlukta tahta,
yarım uzunlukta kösele sesi...
sigara dumanı odaya yayılır gibi,
dolmustu hayatın genzine,
dağılır gibi,
zihindeki açık penceerelerden sızar gibi,
kaybolmaktaydı,
griden temize,
sağ kalanların ve ondan sonrakilerin,
hafızalarından...
yürüyordu,
sırtında bir yük taşır gibi,
kambur,
tahta ve kösele ezgileri eşliğinde,
griden renksizliğe,
doğumu da öyleydi işte,
renksizlikte griye...
ne fark eder bir bebeğin,
tanıyamaması ile,
çağına özlem duyan bir dedenin cocukca inatları...
ya da emeklemesi bir bebeğin,
tutunarak kanepe kenarlarına,
sendelemesi bir ihtiyarın,
ya da yirmilerinde bir dünyalının,
kararması,ve karartması içini yok yere,
depresif dürtülerle....
tahta sesi ve kösele,
there is no stop anywhere in this road
kulağında öylece...
13 Ekim 2009 Salı
bin kere
bin kere düşünmeden önce,
düşün bir kere,
yiteceğin karanlığı kat hesaba,
boğulacağın çölleri,
ver rüzgarı gece,
eksi kırk derecede,
ölüm soğuğu,
çağrışmak ölüme,
bin kere düşünmeden önce,
düşün bir kere,
bir kelebek olup kanat çırpmayı,
göz ardı et,
doğabilecek fırtınaları,
üç köşeli aynanın tam ortasından yansıyan,
anın tadını çıkar,
yorma kendini geçmişe gelceğe,
bin kere düşünmeden önce,
düşün bir kere...
gece ağarırken,
sacların,
zaman doğar ufuktan,
karanlıklar gölgesine saklanır ağaçların,
yutkunmalar başlar dudağının ucuna gelen sözcüklere,
bin kere yutmadan önce düşün bir kere;
sarılmak istiyorsan,
şafak ile parmaklıkların arasından sızan gün ışığıyla sarmaş dolaş,
rüzgar gibi,
bin kere sarılmadan önce,
düşün bir kere...
düşün bir kere,
yiteceğin karanlığı kat hesaba,
boğulacağın çölleri,
ver rüzgarı gece,
eksi kırk derecede,
ölüm soğuğu,
çağrışmak ölüme,
bin kere düşünmeden önce,
düşün bir kere,
bir kelebek olup kanat çırpmayı,
göz ardı et,
doğabilecek fırtınaları,
üç köşeli aynanın tam ortasından yansıyan,
anın tadını çıkar,
yorma kendini geçmişe gelceğe,
bin kere düşünmeden önce,
düşün bir kere...
gece ağarırken,
sacların,
zaman doğar ufuktan,
karanlıklar gölgesine saklanır ağaçların,
yutkunmalar başlar dudağının ucuna gelen sözcüklere,
bin kere yutmadan önce düşün bir kere;
sarılmak istiyorsan,
şafak ile parmaklıkların arasından sızan gün ışığıyla sarmaş dolaş,
rüzgar gibi,
bin kere sarılmadan önce,
düşün bir kere...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)