22 Aralık 2011 Perşembe

dünyada azaldıkca en fazla değer kaybeden şey
zamandır
unuttuğunun farkına vardığında,
hatırlamak başlar
gün gelecek,
ağlayacağız,
kana kana,
göz yaşlarımız kan olana değn,
nedensizce başlayacak bu,
hiç birşey yüzünden olmayacak,
tüm nedenler için,
birikmişler için,
biz ağladıkca dökülecek onlar icimizden,
belirginleşecek,
fakat orada olacaklar,
onlar orada durdukca biz ağlamaya devam edeceğiz,
bir an gelicek,
ilk damlaları hatırlayacağız,
ağlamaya başladığımız o anı,
ona da içleneceğiz o sırada,
ve bu yüzden daha da hüzünleneceğiz,
daha bir kan akacak gözlerimizden,
ilk kan damlaları için ağlamaya başladığımızda,
dökecek birşeyimiz kalmayacak,
bu sefer,
için için parçalanacağız,
çöküş devam edecek,
ağlayacağız,
ve öyle bir an gelecek ki,
gülümseyeceğiz ertesinde,
birikmiş nedenleri hatırlayacağız,,
ağlamamızı başlatmayan ama sürdüren nedenleri,
onlar için mutlu olacağız,
gülümsetecek bizleri,
ve o an,
ağlamaya başlayana kadar bizim ağlamamıza engel olan tüm iyi şeyler yok olacak,
silinecek benliğimizden,

onlara benzeyeceğiz,
bizim gibi insanlara...
yaşlanmak dediğin,
aynadan değil,
fotoğraftan anlaşılır
kelimenin,
son harfiyle başlayan kelimeyi söyleyebilme
üstüne kurulu bir oyuna benzer diyalog dediğin,

ilk anları arkadaşlık gibidir,

biraz daha uzatabilen,dost olur,

aşk,sevgi derken,uzar gider,

uzayıp gidebilir bir yere,

lakin,

bittiğinde kelimeler,

ömür yettiğince,

söylenecek söz kalmamıştır...
o çatlarını kaşmış bana bakıyordu,
benim de gülümde bir yüzümseme,
galiba karışım akılmıştı...
gitmek,bazen dönmektir aslında,
hiç bulunmadığın bir mekana vardığında,
oraya dönmüş hissetmek;
ölüme dair kurulan hayallerin altında yatandır aslında,
yaşamak,
gitmek gibidir,
arkana bakarak,
önünü görmeden,
dönüyor olduğuna dair bir yanılsama...
hayat,
öyle seçimler sunar ki,
iki farklı cepheye bakan,
pencereler gibidirler,
ikisi aynı anda açık kalamazlar,
üşümek,öyle koridara kıvrılıp,
kalabilmek ceryanda,
hepsi açık...
cesaret meselesidir

8 Ekim 2011 Cumartesi

köyde bir değirmen vardı,
paramparça ederdi,kepeğinden ayrılmamış buğdayı,
öyle karaydı ki ekmeği,
açlığım belli bir sınırı aşmadan yiyemezdim

beyaz ekmek,
sabah ve akşam birer kere geçen,
ilçeye gidip dönen,
kağnıdan da kağnı bir minibüsçünün,
kara ellerinden alınabilrdi ancak...
bayattı her zaman,
akşam ekmek çıkarmayan fırınlara küfredişim o zamanlardan...

şimdileri,
şu illet ve bir o kadar da sevilesi şehirde,
ne zaman rengi beyaz olmayan bir ekmek bulsam,
andırsa tadını,o yiyemediklerime benzer şekilde,
bir mutluluk,
ve zahiri sağlıklı beslenme hissi çöker üstüme...

o an,
anlarım,
dahil olduğum insanoğlu sürüsünün,
ne kadar kıymet bilmez;
isteklerinin,
ne kadar mantığa sığmaz,
olduğunu...

ve,
siyah ekmeği,
o ak sakallı değirmencinin,
elinden taneciklerine ayrılmış,
unundan,
yapıldığında,
şimdiki hevesimle yiyemeyişimin;
pişmanlık derecesinde,
kötü bir yaşanmışlık olduğunu da,
anlarım,...

ak sakal,
toprağa karışmış,
değirmen taşı,öğüttüklerinin,yazgısını yaşamış,
uzak,
geçmiş kadar uzak...
buğday,
kimyasala bulanmış...

sanki,
eski bir sevda,
yeniden bulandırmış da,
düşüncelerimi,
eski,yepyeniymiş gibi...
bir o kadar da eskimiş de...

ne istediğini bilmeyi istemek,
ne istediğini bilmiyor olma durumuna rağmen,
güzel birşey...

27 Eylül 2011 Salı

keski

keskin bir bıçak
ile
delici bir çivinin
farkı
bıçak ile bir yeri oyamayacağıız
ve
çivi ile bir yeri kesemeyeceğiniz
gerçeğidir
bazen öyle acılar hissedersiniz ki
böğrünüzde
kesilmek ile oyulmanın
tümleşik saldırısına maruz kalmışçasınadır
ne bıçağa
ne de çiviye aittir
geçmiş,
ne kesilebilir şu an ki hayattan
yarıp dururken an'ı,
ne de çivi sökebilir
geçmişe saplı bir çiviyi...

polyanna

hiç rüyasında kendini cimcikleten var mıdır?
ciddi ciddi,
ve hissetmeyen o cimdiği,
anlayan bir rüyada olduğunu...

peki darbe üstüne darbe yiyip de,
artık hissetmezken acısını,
var mıdır ki,
sanan kendisini bir kabusta,
uyanmaya dair bir rüyaya,
ddalan var mıdır hiç?

yağmurlara

bir sen varken senden içeri
sen istediğin kadar karar al,
seyrederken kendini
sanki bir asansördeymişcesine,
inip dururken katları
tırnaklarını yapıştırmak
tutunurcasına
yukarı bildiğin hayatına
teması tırnak uçlarının
demir veyahut betonla
cızırtı içini oynatan...
hissetmek öyle
inip dururken
seyrederken...
sen varken senden içeri,
karar almışsın
sene ne?

planların ve sen,
yapacakların...
yapmayacakların,
yapmamalıların,
hissetmemelilerin,
mantığın,
sen ve sen...
inerken asansörle,
hangi kata basmıştın ki sen?


öyle bir denklem ki bu,
hazzı sırrında saklı,
sırrı gülün açmasına dair:
gül açar güneşe...
dışarıdan bakan,
kerameti güneşe bağlar,
güneşe bağıl bir mucize,
gül bile kendini güneşe aşık sanır,
lakin,
içeriyi gören bilebilir ancak,
güle güneşi gösteren topraktır,
dönüp durur divane,
köklerine sarılıp da gülün,
tur attırır dünya ile...


biliriz ki,
güneşe aşıklar gezinir,
toprak;
nam-ı diğer yeryüzü üstünde...
kimileri de köklerine iner istisnadır
bunun gibileri...

senden içeridekine
kapılıp kalmak,
güneşe uçmaktır,
mumdan kanatlarınla,
sonsuza varan mücadele
ve karar mercileri ise
köklerine tutunmaya çalışıp
yirmibirinci yüzyıl karmaşasında
yerli hayatına devamlılık çabasıdır,
kardeş gibi toprakla...

hepsine sahip olabilirdik...
eğer yağmuru cidden anlayabilseydik,
o ki zaman zaman seldir,
zaman zaman yoktur...
zaman zaman sabahın ilk ışıklarında,
çiğ olur...
yağmura katlanabilseydik,
hepsine sahip olabilirdik...

şu küresel ısınan dünyamızda,
ne yapacağını kestiremezken,
cidden,
onu sevdiğimizden,
bağrımıza basabilseydik,
tüm yanar dönerliğiyle...
kabullenebilseydik,
dünya ile güneş arasındaki husumetin eseri
olduğunu
kararsızlığının yağmurun,
o zaman
hepsine sahip olabilirdik...



17 Eylül 2011 Cumartesi

şimdi anlıyorum mapusluğu,
o her an af bekler,
dışarı çıkma ümdinden ötürü değil;
ertesi günün de daha kötü,
daha mahkum geçemeyeceğini bilmekmiş,
dayanabilmenin iksiri

güzel günler göreceğiz değil,
daha kötüsünü göremeyeceğiz,
daha ayrı düşemeyeceğiz,
daha uzak olamayacağız,
ve,yine de gülebileceğiz...
geleceğini süzmek şu andan
buzlu camın arkasında bir manzaraya seyre dalmak,
gibidir.
var etmek kime mahsus bilmiyorum,
lakin var olanı yok edebilmek,
bana mahsus değil...
baharın bittiğini,
güzde anlamak;
bakarken dökük yaprağıyla,
kurumaya yüz tutmuş dallarına,
çiçekler ne zaman yokolmuştu ki?
olabilecek en iyi şeyi getir aklına,
elde ettiğin anda,
olabilecek en kötü şey gerçekleşmiş olur,
kaybetmek fiili girer devreye,
korkusu dahi zehirlidir

9 Eylül 2011 Cuma

dün ne yediğini hatırlayamazken,
"o" günü dün gibi hatırlamak,
"o" güne uyanmış gibi uyanmak her güne;

başı henüz kesilmiş bir tavuğun
gövdesinin hareketine benzer,
yaşama uğruna attığı adımlara...

ya da

bacağı kesik bir kazazedenin,
maraton koşuşu gibidir rüyasında,
iki ayak üstündeki duruşuna şaşırmadan...

faça

yerini belirleyemediğim acı,
dönüştü ıstıraba,
uyandığımda o'nla,
uyudum mu diye sordum kendime,
anlıyorum ki şu an,
uyanamamışım hala...

böylesi yaranın izi de olmaz,
varlığıya mevcudiyeti
böğrüne işler hissi

bu yüzden,
kabul edilebilir,
bir insanın,
kendine belirgin bir hasar vermesi,
bıçak ile,
ateş ile,
iğne ile...

isimlendiremezken dahi,
resmine bakabilmek,
huzura eriştirir kimbilir

7 Eylül 2011 Çarşamba

tasvir

bir an vardır ki,
suda yürüken,
süngerden bir gemiye dönüşüverirsin,
saçların ıslanana kadar,
battığını anlayamayacaksındır...

bakmayın an falan dediğime,
dünya saatinde kimi zaman yıl sürer,
yaşadığını hissedemezsin,
öncesi önüne perde çekilir,
uyku,
batarsın,uyur gibi...

böyle anlara sebebiyet veren
bir iki vaka sayılabilir
misal,
ayrılık,
ölüm,
ihanet,
ve,
vesaire...

böyle anlara sebebiyet verdiğinden ötürü,
kurulabilir,
cümleler,
ayrılık ölümdür,
ölüm de ayrılık,
ihanet vesaire...
denkliğindendir etkilerinin,
insan nezlinde...

fakat,
o an değildir,
insanı çileden çıkartan,
öyle yüzyıllar sürüşü,
hissiyatsızlık,
falan,
filan..
saçların ıslanmasıdır;
yani tezahürü battığının...

18 Ağustos 2011 Perşembe

gel-geç

beklemek,
herhangi bir oluşun var oluşuna dair de olsa,
amaçsız da olsa
aynı yokluğa iter insanı.
kavramlar sonsuz bir döngüde
yinelerken kendini,
nostradamus'luğa soyunur insan.
beklemek bir terapidir,
ya da
sosyal bir deney;
sabrın sonluluğunu denetleyen.
kendinle yalnız kalma sorunsalına dairdir
herşey,
belki en yalın düşüncelere kapı aralar,
gelmekte olanın bataklığının yarattığı
berrak
ortamda.
beklemek,
amaçsızlığı tetikler.
o
his dolar
tüm sinapslarına.
beklemek,
bir gizem perdesini de aralar aslında,
hayata dair;
yaşamın,ölümü bekleyen insanın
sürece dair kurduğu düşlerden
ibaret olduğunu ispatlar,
varoluş aksiyomuyla.
beklemek,
olacak ya da olmayacağın süslediği
tek bilinmeyenli,
bir hissiyattır ya;
beklediğin sürece
oalcak olanın olmamış olması,
garip bir yanılsamadır,
zamanın esirinde.
beklemek,
ümit edilenin
gerçekleşmeyecek olmasına dair bir
antrenmandır.
yani sabır aslında;
yüzleşmektir.
beklenenin gerçekleşemeyecek olmasını
ne kadar kabullendiğinle alakalıdır.

beklemeyi bekleyebilmek için ise...
öğlen güneşine yenik düşmüş
ense,
anlatabilir ancak,
yanmayı,
yanmak,
günlere,haftalara yayılacak bir acı.
insan,
farkındasızlığın gölgesine sığınmalı.
öyle,umutların saçıldığı,
güneşli bir pazartesiye uzanacak yenilenmeyi
mümkün kılmaz
farkındalığın tetiklediği
yılan misali,
deri soyulmaları.

en kötüsü de arkadan gelenin,
süt beyazı,
saf,
taze,
temiz durmasıdır.

bilinir ki,
temiz,
erken kirlenir...

28 Temmuz 2011 Perşembe

günün en zor anıdır uyanmak,
hele bir de bilinçaltından yırtık dondan fırlayan
zamanda yolculuk misali,eski bir anda barındırdığın duygular silsilesiyle,
gerçeğin karmakarışık,
mekan ve zaman yok olup gitmiş...
zordur uyanmak,
hiç rüya görülmemiş olsa da,
zinde,
başlayan günün sonunun geleceğini bilerek...

rüyalar değil de;
gündeminde yol açtığı izler,günlük rutinde;
bir fiyaskodur,
geçmişi dirilten,
ve hatıralar bir bir hatırlanır,
imgeler,anahtar kelimelere büründükçe...
iyisi de kötüsü de şu an için;kötüdür tam manasıyla,
kötü hatırlandıkça karışır rüyalara da,yer eder kendine,
iyi,
ondan pek bahsetmeye de gerek yok zaten,
karşılaştırmalar çökertir,gündelik yaşamı,
ve kıstası yüksek olan,ezilir yarattığı dağların gölgesinde,
sönmek üzere yıldız misali...

döngülere değinmeden etmek olmaz,
rüyaya malzeme veren,
görülü bir rüyanın gün içindeki değinimleri,
gerçekliğinin çarkına çomak misali,
dönüp dönüp durulan,
ah o "başlangıç noktaları"...
ve aradaki hengame,
hiç bir zaman ulaşılmadık son,
ulaşılmışsa da farkına varılamamış...
ve yitik bir anafikir,
fikrinden kopmuş hikayeden;
unutmak değil,kurtuluşu var eden başlangıç noktalarını,
yutmak,
ve bakabilmek hikayeye,
başı da aynı karede,sonu da...

uyanmak,
hayatın en zor anıdır uyanmak,
tüm yaşanmışlık,tüm hayatın
hiç olur gözünde,
geçen zamana yanılan,ağızdan ağıza dolaşan bir hikaye değildir bu...
zordur uyanmak,
ter içinde,
korkulu bir rüya ertesi mesela
zordur uyanmak,
sıkışmışsındır,tutmaz artık mesanen,biriktirdiklerini,
koştura koştura dökersin içini,
modern dilde lavabo'ya...
en güzeli de görünse,
zordur uyanmak,
hiç birşey görmemiş,
ya da görüp de hatırlayamamışken...
çünkü öylesine uyanmak denmez...

23 Temmuz 2011 Cumartesi

25 Haziran 2011 Cumartesi

bu sıralar,
pek de iyi değilim ben;

bu sıralar,
yutkunurken boğazımdan aşağı salınan kütle,
karadeliğin yuttuğu yıldız,
öyle oturur mideme

bu sıralar,
ertesi güne uyanışım,
bir ekonomistin,
krizin sonucu bir felakete uyandığı gün'deki,
çaresizliği ve kanıksayamazlığı ile dolu

bu sıralar,
yaklaşan günlerin
hava tahminine uğraşır bir meteroloğun,
düştüğü hazin bir durumdayım,
geçmişin sunduğu veriler düzensiz,
spontane,
ve anlamsız,kullanıp da yorumlamaya...
ufukta,
hiç de o coğrafyada oluşamayacak,
imkansız bir fırtına,var olur zorlama tahminlerde...
ya da bir kuraklık gibi yağmur memleketinde...

önceleri,
düşe kalka işleyen bir makineyse,
şimdisi,
dişlileri arasına sıkışmış meret ile,
ilerlemeye ait dürtüsüyle,
ölüm ertesi,
kendini,lizozomunun patlayışıyla sindiren,
hücre vari,
tüyleri diken diken eden sesler çınlar kulaklarımda,
inflağın habercisi görünür ufukta...

bu sıralar,
var olmayası bir algoritmanın,
koda dökülüşü ertesi,
mevcut hatasını araken,
loop'a girmiş,
bir yazılımcının,
çıkmaz sokağındayım

bu sıralar,
sırtımdaki yük,
hiç bir zeminin tutamayacağı bir yapı,
hesabı örtüşmez bir çeşmekeş

bu sıralar,
içine düştüğüm hastalık,
lokman hekimin de sırrına vakıf olamayacağı,
bir felaket...

bir cümle,
ya da bir makale,
ya da bir kitap hissettiklerim,
büyüklüğüne ya da anlamına akıl erdiremediğim;
bir kaos gibi karşımdaki,
rus bir eserin,
çin'ceden dilime çevirisi gibi...

gelecek,
bir sinyal,çözümleyemediğim,
sıkışıp kalmışım,
bir devre'nin mantık kapıları yüzüme kapanmışçasına...

korku gibi,
bilememekten ötürü gelmekte olanı,
lakin hissiyatı
siper'den hücuma atılan,
ölüm korkusunu aldırmış,
bir askerin ölüm'e dair merağı...

bir çelişki içine düştüğüm,
doğru olduğu bilinip de,
ispatlanamaz bir hipotezin,
sancılı ispat sürecinde

yaklaşan mezuniyet,
dünyaya gelmenin çilesi,
var olma'nın sorumluluğu sırtına binerken...
ne olduk değil de,
ne olacağızın tüyleri ürperten sorusu...
hiç de yoksayılamayacak,
bir kelebek etkisi,
santralin inflakıyla,
bulutlara basıp basıp,
yayıldı karadenize

bereket,
toprağa emilip,
ölümle kardeş oldu

hopa'dan göçmüş,
ama ayrılamamış,
yaramaz bir çocuk,
sırtında şair ceketiyle,
farkındalığını paylaştı;
duymak geç,ve güç oldu ya,
o da biz'im,ve biz dediklerimizin
hatasıdır

aynanın karşısına durup,
seyreder gibiydi,kendini,
dinlemek kazım'ı,
ve içimizin aynası,şarkılarını

çığlık büyüdü,
öyle şarkının içinden,
öyle notalara sarılmıştı ki,
hiçkimse farkedemedi,
ezginin yenilip,dağılıp,tükenmekte olduğunu...

ölüm,
ansız,
ve amansız,
kanser,
ha kanser,ha da konser...

hatırlamak,
ile gülümsemek arasındaki an'a sığmaz
geçen zaman,
anlatır,
trajediyle sevincin,gülümsemedeki benzeşimini...

öyle efkarlı,
ve öyle mutlu,
anmak seni,
hatırlatmak oncasına...

21 Haziran 2011 Salı

part 14a

insanlar,dünyaya neden geldikleriyle ilgili,bilinçaltlarını sarsan,soruları ve arayışlarıyla,ister istemez,özel olduklarına dair,zihinlerinde tam da anlamını,kelimesini bulamasalar dahi,bir izlenime kapılırlar.varlıklarına,vakıf oluşlarında büyük pay sahibi duyuların ve hayattan edindikleri,hormonlarını tetikleyen etkileşimlerin birleşip oluşturduğu "tek pencere";onlara tüm evreni(kaosun kasıp kavurduğu insancıklarıyla),onlar için oynanan bir oyun,çekilmiş bir sinema filmi gibi gösterir.bu fikirlerini,kendi mantıksal mahkemeleri karşısında ispatlayabilmek için,filmin içinden çeşitli karakterlerin desteğini beklerler.işte, insanın hayatında,onu seven,onu arzulayan,ona ihtiyacı olanları tutmasındaki temel neden budur.hatta onlara ihtiyacı olmasının nedeni kendilerinin yarattığı bir kavram kargaşasından başka birşey değildir.egolarını tatminden öte,senaryolarını sağlayan denklemlerin var oluşu için,ihtiyaç duydukları,en yalın ve en güçlü "kendini özel hissedebilmesi için gerekli olan iksir" sevgi'dir.çünkü sevgi,anlamlandırılamayacak kadarkarmakarışık,ve bütün sayabileceğimiz alt övgüsel hislerin üstünde,ve onları kapsar bir mertebededir.
karşılıklı oynanan bu düzmece oyunun aktörleri,koca birer yalancıdan başka kimse değillerdir,ki en büyük yalan kendinize söylediğinizdir.bu bahsettiğimiz sevgi ve övgü,sadece romantizm temelli olmayıp,tüm sosyal ilişkilere indirgenebilir.

"tek pencere" 'den içeri süzülüp,nöronları depremvari sarsıp,hormon seli yaratan etkileşimler;bazen,gücü bendine sığmaz bir sultana çevirir insanı,tüm imrendiklerinin imrenebilceği bir yaratığa dönüştürür bazen kendilerini...

18 Haziran 2011 Cumartesi

dile kolay,
939 milyon km...
ezel,
edebiyetin,
doğum da,
ölümün habercisidir...

çok defa doğamaz insan ama,
bir doğum,
çok defa öldüresiye acıtabilir,
fahri merhumu...
ve her acının,
dalgalara doymuş denizi,
garip,
bir durgunluğa,
dinginliğe çalacaktır...
o aziz mutluluk,
doğumun canlandırmasıdır,
bilmem kaçıncı sahnelenişte...

güneş başkadır o gün,
vurduğu açı,
yeryüzünün konumu,
gündüzün uzunluğu,
ay;dolunaydan hallice...
istiklal'de
bir alman,
bir asyalı,
bir afrikalı,
bir de amerikalı,
yürüdü birbirinin ardından da,
geçti önümden
arkadaştılar kimbilir,
bu garip kenti keşfetme adına
konsorsiyum da olabilirdiler

istiklal'de
bir laz,
bir yörük,
bir azeri,
bir kürt,
oturuyorduk
bu sırada...

geçenlere dair bir merak,
istiklal'de kaç türk'ün önünden geçtiklerini
düşündüler?

14 Haziran 2011 Salı

sürü geliyor sürü,
başında bir adam,
adam gibi adam,
adam;sürü gibi,
sürü ne kadar adam...

sürü büyüyor sürü,
zile odaklanmış,sürübaşındakinin boynuna,
ne çalar,ne söyler takmadan...

kurt,
hiç bir hikayede
bu kadar mağdur,
bu kadar acınılası olmamıştır.

kurt korkar,
kapılmaktan...

toprağa düşüyor aydınlık,
öyle büyüyor,
öyle kuvvetleniyor ki,
karanlığı delip geçmesi dahi ürpertici,
bir halk,
bir güneşten medet umuyor,
çöl edebilesi...

ve bu ülkenin yaramaz çocukları,
yara'maz olduklarını ispatlıyor an ve an,
çivi,
inceden saplanıyor,
kemiği yarıp geçerkenki acı,nasıl morfin bulur,tarifsiz...

sürü,
büyüyor,
bir salgın gibi,
virus demek de bize düşmez ama,
güçlünün yanında olmak da,
adetimiz değildir...

sürü,
sürüyor ve sürdürüyor,
kanuni sultan gibi,
bir geleceğe hüküm veriyor,

bir sokak düşünün,
her iki kişiden biri aynı şeyi düşünüyor,
zilin sesini...

öyle benzeşmiş ve aynılaştırılmış olmak,
yüzyılımızı yaran bir veba gibi...

part 13

"düşünüyorum,öyleyse varım"
tüm hayatını yok olma üzerine kuran,ve çabalarını bu yönde sarfeden insanoğlunun,bu sözün üzerine kafa yorması pek beklenemezdi zaten.sosyalleşme çabaları,toplu aktiviteler,oyunlar,filmler,müzik,modern çağın tutkuları,sex,yemek kültürü;varoluşun kendini açıkça ortaya koyduğu müzmin yanlızlıktan ve dalınası çıkmaz sokakların karanlığına varan düşüncelerden uzak durma adına gösterilen çabanın araç-gereç listesidir.
bir an için,ufak bir anlığına,saliselere sığan o ter boşanılası minik ama ağır bir anda,"esc" tuşuna basıp,"exit the game" 'e tıklayıp "save or not" la karşılaşmayı beklediğinizi,ve kaydetmeden çıkıp da bambaşka bir hayat içinde var olmayı,ya da bambaşka bir gerçeklikte belirmeyi,düşlemiş olabilirsiniz.her fantastik-bilim kurgu filmlerine vakıf ve azcık da varoluşun boşluğu ve sıkıcılığına maruz kalmış her insan,bunu rahatça kurgulayıp düşünebilir.genelde,yalnız kaldığı,soyutlandığı anlarda,herşeyin yabancılaştığı ve hangi yılda olduğunu merak etmeye başladığı anlarda,kapılınası bir düşünce dizisidir bu.
fakat,mühim olan,bu tür düşüncelerin beyin tarafından üretilmesi değil,kendi varlığını sorgulamak değil,kendini farklı hissetmek adına insanlığın ortak bilincinin evrimsel süreçte vardığı düşünce biçimlerini alet etmek hiç değil.mühim olan,hayatın içinde tıkılıp kaldığımızı kavrayabilmek.bir kere yaşandığını ve aranıp durulan "neden" kavramının "hayat denilen sonuçlar için anlamsız bir değişken" olduğunun farkına varabilmek.

şimdi,bir insan düşleyin,hep düşünüyor,durmadan,var olabilmek için,an ve an,doğduğundan itibaren,düşünüyor da düşünüyor,neye varabilir?

hiçliğin,erişilmez saadetine varabilir ancak.Çevresel dinamiklerin hayatına katıp durduğu yoz fikir ve beyanatlardan uzaklaşıp,bilgi haznesinden payına düşeni almayıp,hayvansal içgüdülerinin var ettiği bir yaşam biçiminde insan,olup çıkar.işte bu,sokaktaki köpekten,kediden farksız,erişilmez bir ütopyadır.

o düşlediğiniz insanı yok edip,bir de sokaktaki herhangi bir insana odaklanın.o ise hayatın getirdikleri üzerine kısmen kafa yormuş,ve hayatın ona batırdığı iğneleri söküp atmak yerine,başarısız bi akapunktur tedavisi altında olduğuna kendini inandırmış,gidişhattın sunduğu ihtiyacı olan kaloriyi edinme adına sunulan işlerden herhangi birini "var" olabilmek,yaşamak için seçmiş,ve kalan tüm zamanını,bu uçsuz bucaksız seyirde düşünce çarklarını kapatabilecek aktivitelerle geçirmeye odaklanmıştır.

bu melun hastalığa düşmüş olan insan için,yazılabilecek tek reçete vardır ki;hayatın amaçtan yoksun bir varoluş olduğunun farkına varılmalı,seyrin öncesine ve sonrasına dair dinlerin yarattığı düşünce biçimlerinden uzak durulmalı,kendimizi hapsettiğim,düşüncesizliği sağlayan aktivitelerden ise azaltarak uzaklaşılmalıdır.esas olan hayata bir kere gelindiğinin farkına ve bilincine varmaktır.bin kere geliniyor olsa bile,bu bilinç şu andaki varoluşun önemli olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.ve düşünceyi yavaş yavaş hayata dahil ettikten sonra,bu gereç kesinlikle,insanlığın tüm ortak bilinci ve ahlakını geliştirmede kullanılmalıdır.

çünkü varoluşumuzun,asıl amacı,taşıdığımız gen dizilimini,aktarmak ya da doğada var tutmaktır.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

kiminin yüzüne kazınır karakteri,
somurtkanlığı da neşesi de,
aptallığı da,
kötlüğü de...
aynada çehrene bak şöyle bir alıcı gözle,
yabancılığı oku...

26 Mayıs 2011 Perşembe

feelin' good

hiç bir gün yeni değil,
bir batığın yüküyle çıkarsın geceden,
yeni olan,
yükünün,tarzının ölçeğiyle,artan değişiminden ötürü,
ayaklarının,
ya da seni ne taşıyorsa,
daha bir fazla yıpranır oluşudur

bir bedevinin bahta kurduğu düştür ki,
güneş sisteminde yörüngeye oturduğunda dünya,
şöyle biraz da soğuyup,
karalara çaldığında,
öyle uzanıp,akıp giden lav nehrinin kenarında,
yeni,yepeni bir güneşe uyanabilmek

bilginin yokluğunda,
varlığın yokluğuna çalan limit noktasına,
dönüp bir de geçmişten bakabilmek

işte;
her yeni gün,
her yeni muhabbet,
databankında öğlene doğru bir uyuşma,
uykuya varana dek,hazım,hazım hazım...

bilmemenin verebileceği o kadar şey vardır ki insana,
ortada gezinip durabilirdik pekala,
öyle primatlar gibi de değil,
bir ağaç,
bir bitki gibi mesela

bildiklerini unutana değin,
mesela kaybettiğin nineyle,bir an,bir fotoğraf,
her andığında gözünde çakan,
ya da bir sevgiliyi,
sevgisizliği,
ya da bir bombayı,kol bacak milyonları kasıp kavuranı,
belki aralarında senin de yitirdiklerin vardır kimbilir...
fakat anıların yükü değildir aslında;
varlığı yoran,
onları algılayışında saklıdır,
farkındalığını her açıdan arttıran,
nesillerin ortak bilincinedir bu küfür,
mantığın ta kendisine,
bilgiyi hazmeden,
bilmeni sağlayan düşünsel mekanizmaya işte.
düşünebilmeni sağlayan o birikimden bahsediyorum işte...

hiç bir gün yeni bir gün değildir,
sen kendin denen o mutualist gözüküp,parazit geçinen beyninden kurtulana dek

bilmemenin sağladığı özgürlüğe içmeli,
içmenin amacında yatan o anılmayan anlaşmaya,
sana hükmeden o mekanizmaya bir baş kaldırı,bir devrim olmalı her içişin,
her ne kadar sabahı ile ağrıları uzvuna yayıp,
midendeki kasılmaları işkenceye döndürse bile,
öyle bir uykunun sabahı çalabilir ancak yeni bir güne...

6 Mayıs 2011 Cuma

üç hilal,
üç celp,
üç haykırışın düşer peşine
güçtür üç olup da sesi olmak,gücüne gözü dikilenin...

üç sanık,
bir avukat,
bir savcı,
bir de yargıç...

üç,
Allah'ın hakkı,
oturulup da yenir,
ironisinde saklıdır
açlık eylemlerinin...

üç ip,
ki bugün onu dolayan halkın bacağına dolanmıştır,
üç fidan,
ve ciğerine tükürdüğümün yerçekimi kuvveti...

17 Nisan 2011 Pazar

nefes bir

toz içindeki ayakkabısına gözünü dikmişti,

yüzyılların uykusundan sonra,
bir arkeologun yeryüzüne narin dokunuşlarıyla
toprağı delip geçişi gibi,tarih öncesi bir mızrağın;
kaplaması erimiş sandalyeden ucunu gösterir çivi,
sırtındaki ağrının sebebiyeti...

tabelası sandalyesinden de yaşlı,ve silik,kıraathanenin
simsiyah çayı avuçlarındayken...

o sırt,
yere baktığından değil,
veya,ayakkabısına bakarken ki daldığı düşüncelerden de;
ufuğu delip geçen bilmem kaç katlı gökdelenin hacmini dolduracak
tuğlayı sırtladığından,
eğik ve kamburdur...

yarısındaki çay hala avuçlarının içinde,
sımsıkı,
bardağı kıracakmışçasına tutması,
ellerindeki nasırın sıcaklık hissiyatını önleyişinden değil,
bilhakis,
geçireceği zamanla,önündeki dolu bardağın kalış süresindeki oranını,
tutturma çabasındandır...

ve bir sigarayı dudağının ucuna iliştirir ali usta,
ve ustalar genelde hep ali olur...
eski tadı olmayan samsun cigarasıdır,
kibritin alevi ilişir uca,
gariptir ki,
ciğere alınan nefesin,
geçidi oluşundan tükenir sigara,
her solukta ayrı bir tükenir,parlar,
ve itilir bir kültablasına,hiç varolmamışçasına...
ömrü gibidir ali usta'nın,
yapı'nın yapılışında...

reankarnasyon

yaşamına dair memnuniyetsizliği insanın,

başka hayatlara dair fantaziler üretir,

oysa ki,

dönüp baktığında,insan,

geriye,

seçimleri ve zamanla yitmiş,nice hayatlar,

görecektir...

yaşanmamışlığın huzurunda,saf gülüşüyle bir bebek,

kastiyet aranmaksızın yaramazlıklarıyla,bir çocuk,

kötülüğü edenlerden öğrenmiş;

kelebek kanadı kırılganlığıyla iyiliği,içinde muhafaza etmek ister,çocuktan öte...

ne geride bıraktıklarının ruhunu taşıyabilir insan,

ne geridekilerin ruhu kirlenmiştir,

yaşam denen sürecin balta girmiş anılarıyla...

sadece,emip bitirdiğimiz yitik ruhlarımızın,

izleri olan geçmişimizle,

yürürüz,yepyeni hayatımıza...

insanoğlu,tüm emanetleriyle,reankarnasyonların dizisi olan hayata hapistir;

yelkovanın turlamalarına benzemez gidişhattı,

geçmiş de gelecek de,anlamlandırılamaz "an" denen o illette...

8 Nisan 2011 Cuma

sankilerle kavruldum,
sanmalardan yoruldum,
-saydı lar da yedi bitirdi beni,
şaşkınlığım,şaşarlığım,şaşmaz takipçim

5 Nisan 2011 Salı

OSYM 'nin açıklamasındaki üç soruda bile algoritma işleyen iki soru var

Bu adresten-> OSYM acıklama görebileceğiniz üzere,OSYM'nin yaptığı açıklama insaların daha bir endişesini arttıracak şekilde.

Verdikleri birinci soruya bir bakalım.
masterda;
A)5 B)7 C)10 D) 14 E)21

adaya verilende ise
A)7 B)5 C) 10 D)14 E)21 şu an üç çakışma var,bir sola kaydırıyoruz
A)5 B)7 C) 10 D) 14 E)21

A)7 B)5 C) 10 D)14 E)21
A)7 B)10 C) 14 D) 21 E)5 doğru cevap 7 çakışıyor

burada,algoritmanın kitapçıkta farklı şekillerde açığa çıkabileceği,ve türlü türlü basit şifrelemeleri çözerek soruların büyük bir çoğunluğunu doğru cevaplayacağımızı görebiliriz.bu sorular osym'nin bakın şifre yok dediği sorular.


Verdikleri üçüncü soruya bir bakalım.

A) I ve III B)yalnız II C)I ve II D)Yalnız I E)I II ve III

A)Yalnız I B)yalnız II C)I ve II D) I ve III E)I II ve III iki çakışma oldugu için saga dogru bir kaydıracagız.savunduğumuz algoritmanın yapısı böyle


A)I II ve III B)Yalnız I C)yalnız II D)I ve II E) I ve III çakışma yok bir daha kaydırıyoruz

A) I ve III B)I II ve III C)Yalnız I D)yalnız II E)I ve II Cevabımız ne? I ve III

ösym,burada belirttiğim,ve birçok sözlük yazarı ve forum yazarlarının da belirttiği üzre,yazılımında hata yapmıştır,cımbızla seçtikleri sorularda bile işlemektedir.

YGS şifre mod medyan değil çembersel modlama

Bir matematikçi olarak söylüyorum;mod-medyan kelimelerinin konuyla uzaktan yakından alakası yok.O çocukların aradığı mod medyan farklı,orta iki çocuklarının müfredatına yeni eklenen bir konu,geçen seneki mantık sorusuna nispeten yayılan söylentiyle arama yapılmış,iki farklı konu sadece mod kelimesi yüzünden birleştirilip,işin özü yine bilgisizlikten kaçırılmakta.Kullanılan algoritma çembersel permütasyon algoritmasıdır.ösym'nin herkese farklı kitapçık üretmesinin bir ürünüdür bu.Şimdi elinize kalem alın,herhangi farklı 5 sayıyı küçükten büyüğe sıraladığınız 5 adet soru yazın.Bu sizin master kitapçığınız.1.300.000 kitapçık yapmak istiyorsunuz,ama değerlendirirken kolaylık olsun diye de sınırlı sayıda cevap anahtarı yapacaksınız.Bu yüzden doğru cevabı sabit tutup diğerlerini karıştırmanız gerekiyor.hadi karıştırın.5 adet doğru cevap sabit şıkların yerleri değişmiş soru elde edin.şimdi,gidip çembersel permütasyonu kullanın.Çembersel permütasyonu çözümlemek için önce büyükten küçüğe dizeceksiniz.Tek çakışma varsa,teker teker alttakini sağa veya üsttekini sola kaydırın.göreceksiniz ki o beş soruda şaşılacak seviyede doğru çıkacaktır.Eğer,doğru cevap sabitken,tüm sayıların yeri değişmişse(hepsi farklı yerde olacak)yüzde yüz doğru cevap bulursunuz.ösym'nin algoritmasını yazanlar beceriksizin önde gideni,herkese farklı kitapçık yazma girişimi ise tecrübesizliğin ürünüdür.Çembersel permütasyonu kullanmalarının nedeni tamamen az cevap anahtarı üretip,işlem yükünden kaçınmaya yönelik dahice(?) bir fikirdir.rasgele sıralasalardı,böyle bir yöntem yüzde yirmiden fazla doğru çıkaramazdı ki zaten her şıkkı aynı işaretlerseniz yüzde yirmi doğru cevap bulursunuz.Peki bu beceriksizliğin ardında art niyet var mıdır?Tabi ki bu algoritmayı yazan insan,böyle bir sonucun olacağından kesinlikle haberdar olacaktır.Özellikle yazılmış mıdır bilemem,birilerine aktarılmış mıdır bilemem.Ama sadece sınava girmeden önce böyle bir şey kulağıma gelse(doğru cevap sabit,rastgele değiştiriyormuşlar şeklinde)bu çözüm yöntemini sınav esnasında kullanmaktan çekinmem.Çünkü o yazılımcılar,emin olun doğru cevap sabitken sistemi diğer cevapları tamamen değiştirecek şekilde ayarlamıştır.Sonra da her kitapçıkta dizilim değişmeden sağa doğru kaydırıp,çembersel permütasyonu uygulamışlardır.Ben diyorum ki,ÖSYM database'ini itu'ye açsın.Hesaplamalı Bilimler ve Mühendislik Bölümü'nün bilgisayarında yüz satır sürmeyecek kodla bu sistemin yüzde kaç doğru sağladığını bulalım,bir saatte.Bu işin ardında kimler var bilmiyorum,lakin asla güvenmiyorum.ben İTÜ Matematik Müh. öğrencisiyim,diyorum ki birinci sınıf öğrencimiz dahi bugün sistemi analiz edip,kamuoyunu rahatlatabilir.Bu sistem şifreleme amaçlı yapıldıysa veya yapılmadıysa bu saatten sonra hiç bir önemi yoktur.Bu iş din değildir ki biz gidip niyet arayalım.Güvenlik açığı olmayan,şansla veya hinlikle insanlara avantaj sağlamayan bir sistem olmalıydı.Biz suçlu falan aramıyoruz,bu işi yapabilecek,öğrencilerin önlerindeki sınava rahatça girebilecekleri bir ortamı yaratabilecek kurumlar arıyoruz.Bırakın artık şu gençliğin yakasını!

1 Nisan 2011 Cuma

kadın

kadın,
tırnaklarını uzattı önce,
ojeye tuval oldular

ardınan,
bir adamın yüzünde,
haftalarca kalacak izin,
pençesi oldular,
kan,yeni açılmış yaradan,
süzülürken,ince,ince,
havayla öpüşüp de pıhtılaştığı an,
idrak edecekti,adamın pisliğin teki olduğunu

kadın,
bir kaç gün elini dahi yıkamadı,
bir öcün,
tek şahidiydi tırnaklar,
uzadılar,
uzadıkça,
uzadılar...

ellerine baktıkça kadın,
kötü bir anının hatırlatıcısından başka
birşey
görmedi,
aldığı öç,kininde tohum oldu,
kaderinde büyütmek içinde,bir hücreden milyarları...
baktı ellerine,
öfkeyle,
duvarları yumrukladı,
avuç içlerinde damarlarından taşan kana bürünmüş kin...

uzadı,
tırnaklar,
ya da uzattı kadın,
ucunu sıkıştırdı mengeneye,
var gücüyle çekti geri,
koluna bağlı elini,
teker teker hepsi için...

yaraları kabuk bağladı,
uzadı tırnaklar,yarıp yarıp,kabukları,
kelebeğin kozadan çıkışı misali
değersiz paha biçilemezdir
kötülük etmeyenin iyiliği,
edilen açısından,
tamamen muammadır...
bardak,
boş,
dolu

insan,
boş,
dolu

tekrarı sevimsiz tümceler

yitirmek,yitmektir bir nevi,
her yitirdiğin,
yitirir seni

benzer,yarıda kalmış sevdalar,
sineklern baharda yumurtadan çıkıp da,
yaz'ı yaşayıp,yok olmalarına kış başında;
ölümdür bu benzerliği,aynılıktan ayıran,
bir sonraki baharda var olan sinek,
haberdar değildir atasından,
ve,
mevsimlerin devamlılığına hapsolan insan,
benliğinde taşır,
çakıl taşlarını,dalgaların dövdüğü kayalar misali,yüreklerinde

garip olan,
kuma vardıkça,daha bir taşlaşır yürek,
algıda,hatıraların despot hükümdarlığıyla...

yitirmek,yitmektir bir nevi,
her yitirdiğin,
yitirir seni...
bir de,yitirmeden yitmek vardır,
kimisi,hapseder varlığını hücrelerne de,
def-edilir yağmurun sokaklardan söktüğü gibi,tozu çamuru,
karşısındakinin yüreğinin mazgallarından;
bu yitişi ne ölüm paklar,
ne yeni bir kişi...
askıda kalmak,
bir fotoğraf gibi,o an'da,o varoluşta...

bir de,
ölümden sonrasına inananlar vardır,
hangi mazoşist arzular,
var etmek sonsuza değin,bilinçte
geçip gitmişi...

yitirmek,yitmektir bir nevi,
her yitirdiğin,
yitirir seni

sen,
yitirip de hepsini,
karıştıkça süblimleşmiş yalnızlığına
yokolacağını sanma sakın,sinekler gibi
boka bulanmadan,kan emmeden,
yitirmekten zevke varamazsın...

7 Mart 2011 Pazartesi

betik

...hayalleri satın alınamayacak çocuk,
düşler elbet yalnızlığı,
kurulacak bağ ihtimallerinin sonsuzluğuna dair bir ütpoyadır,
sarılmak kendin olacak hainin boğazına,
akıtmak tırnaklarını saplayıp da,zehirli kanı,
emmek gibi,yeni sokulmuş yılan ısırıklı süt beyaz bir bacaktan,
çocuk düşlerin yarasıdır bu,
kaybedilenlerin bedduasıdır belki de zehir,
ya da savunma mekanizmasıdır kaybedenin,kaybedilmişlerde aradığı keder,
ve zehir ki,
düşlerin açmazı,
belirsizliğin belirginleşmesidir;
ölümle arasında yazı turanın kaderinin belirlediği mesafeler kalmış
yılan mağduru bir gencin,evhamlı çığlıkları misali...

hayalleri satın alınamayacak bir çocuk,
düşler elbet yalnızlığı,
yanılgının esiridir kimi zaman,
bir aynanın aldatmacası misali,
bakanın fikrine göre değişen
zevk ve renk yanılgısı misali...
elbet ki,
bir alim çıkar da,düşer peşine salt doğrunun,
gün gelir o alim de piç olur salt doğruların saplanıp kaldığı,
nato mermer döşeli bir zihinden yankılanan ezgilerle,
ve şeytan aranır düşlerde,
kimi alime yorar kimi ilme...

hayalleri satın alınamayacak bir çocuk,
düşler elbet yalnızlığı,
elinde bir satır,
saplar boyunlarına boyunlarına,
kan şelale misali boşanır ayaklarına,
ne göz yaşı silebilir izini,
ne de kendine söylediği yalanları...
gün gelir de yolun tozu toprağı birikmiş,
ayakkabısını,
silecektir elbet,
çağın tüm çözücü kimyasallarına bulanmış suyla,
su ki şeffaf,su ki vicdandan kopmuş saflığıyla,
karşısına dikilecektir kan'ın;
kan ki söyleyecektir son şarkısını
hafızanın dağlarında çığların hayat suyu olacaktır,
hafızalara kazılı kan damlasının kırmızılığında ölüme çalan bir günbatımının
fotoğrafı da...

hayalleri satın alınamayacak bir çocuk düşler elbet,
yalnızlığı,
zihni kavuşana dek yalınlığa...

28 Şubat 2011 Pazartesi

siz ne o bebek,ne o çocuk,ne de o ergen olabilirsiniz artık.ölümü merak edip,kavrayamayanlara;tatbikatıdır sunduğu hayatın,büyüyüp yitmek

seyir

önce,altımı temizleyen annemi terkettim,
sonra,oyuncaklarımı ortadan toplatanı,
ardından,erken yatmam konusunda ısrar edeni,
sabah okula kaldıranı terkettiğimde yaşım onbeşti,
daha sonra,el memleketine uğurlayanı...


önce,beni incitmeden kucağında taşımak için hassas davranan babamı terkettim,
sonra,yaramazlıklarıma kaşlarını dikip korku salanı,
ardından,haylazlıklarımdan ötürü tokat yediğimi,
gece eve gelişlerimden haz etmeyeni terkettiğimde yaşım onbeşti,
daha sonra,uzaktakinin başına gelebilecek hallerdden korkanı...

her terkedişte,
terkedildim,
hayallerim azaldı önce,
korkularım değişti,ve büyüdü

zamanın yoldaşlığından geldi,
ne geldiyse başıma.
zamanın terkettiklerine hiç gözyaşı dökemedimse de;
üzünütlerimin kaderi hayalleriminkiyle aynıydı...

terk ettiklerime alışıp,
nicelerini terk edeceğimin farkına vardığım zaman,
ne zamandı hatırlamıyorum.

çöldeki ağaç

denizi kış dahi soğutamaz,
açık havada deniz ve rüzgar eşliğinde içilmelik
ince belli bardağa henüz konmuş
taze çayın kaderini yaşar,
yalnız insan...
içene tat verebilceği süre kısıtlıdır,
ne kadar tuzlu olsa da;
sosyal olmak,kaçınılmazıdır...
ayrılıktan korkup da
aşktan çekinme;
dönebileceğin bir hataysa,
onu yapmanın ne sakıncası var.
en korkuncu,
saplanıp kalmak değil midir,
vasıfsız mevsimlik işçiler gibi,
sistemin çarkına
ortada yalanlar varsa,orada bir yerde "gerçek" vardır

garp

petrol karası çalınmış yüze,
kamufle eder isyanın fikrini,
ne kadar ironiktir güneşin memleketinde
kapkara kalabalıklar...
aydınlığa özlem direniş,
beyaz adamın,gölge eden,beyaz yalanları...

tercih edememek ruhunun belireceği coğrafyayı,
ve kalmak iki arada bir derede,tutuklulukla zahiri özgürlük arasında

ve yürümek,hapsolduğun rahimden,yakaladığın ilk çıkışa doğru,
libya'da bir erken doğum;
masada kalma ihtimali iki can için...

bir yanda,
kimsesiz çocukların,evlatlığa doymaz babası
cinayetlerinden bahsedilir,yetimleri yaratan

o sıralarda,
şili,brezilya sınırında bir kabile,
binlerce yıl geride,yeni çağın insanından.
hayvanat bahçesindeki kafeslerini gibi gözler,
farksızdır bakışı ortadoğu'ya da
ağlarla sarmalanmış,tek vücud dünya...

17 Şubat 2011 Perşembe

küreğe bir hücum,
genci yaşlısı,
günahların diyeti niyetine,
ya da,
yolculuğun son saniyelerinde
eşlik etme uğruna
yeni kazılmış bir çukura,
yavaş yavaş yeniden dolan toprak,
nefes almış kaç asırlık bekleyiş üstüne

çukur taze...

o ses,
vardıkça toprak,
kürekten ayrılıp havada süzülüp de,
ülkesinden kaçarken yakalanmış mülteci edasıyla,
istifsiz bir şekilde dönüşün sesi kürkçü dükkanına

ve eskilerden bir kaçakla karşılşırlar,
geri döndüğü gibi,
hemen yerleşmiştir,çukurun zeminine...

tümsek,
yavaş yavaş,
alçalacaktır,
özüne karıştıkça,kaçak

kaçak taze...

yitmek,
bir ömür sürer,
yitirmek ise 'an'la sınırlı,
ah veda,
keşke toprağın kana vedası kadar hayırlı olsaydı...

3 Şubat 2011 Perşembe

sonsuzluk,
ne sana ne de bana,
bir anlam ifade edebilir,
anlamsızlığın anlamı var mıdır ki?
sonlu olmak da öyledir işte,
hayatında,
herşeyin üstünde
etiket üzerinde sallanıp duran,
son kullanma tarihlerini
içeren,sonlu bir gerçeklik...
hayatın ta kendisi üstünde;
gölgesinin eseri
ensende kaybetme korkusunun esintisinden ürperti...

20 Ocak 2011 Perşembe

yokluğun başucu kitabım,
açar okurum,kelimler yabancı,
anlamam yazarının üslubunu,
kanıksayamam tek harfini

yokluğun başucu kitabım,
ben'den olanlarla,
sen'den olanların,
gizli buluşma yeri,
despot bir ayrılık iktidarına,
gizliden muhalefet...

yokluğun başucu kitabım,
bekçinin teki sorar kimliğini,
vakit gecenin yarısının bir de ertesi,
topuklar da sıyrılır,
işgüzar rüyaların bekçiliğinden

yokluğun başucu kitabım,
başım yastığa vardıktan sonra,
kontollu deneylerin,
kontrolsüz hipotezleri belirir,
bir rüya var olur,
satırlarından,tümcelerinden,
gerçekliğim transfer olur,
sensizlikten senliliğe...

yokluğun başucu kitabım,
gözüm işitmez,
kulağım koklamaz,
burnum görmez olur...
cuntanın teki gelir de,
yaktırır gömdürür,
akıl karıştırıcı,isyan edilesi,
bendeki anarşisti uyandıran sensizliği...
bugün de sensiz geçti,
dediğim andan itibaren
sen'liydi...
ölüm de hayat kadar sürer aslında,
ilk nefesten itibaren sürer,
sonu zincirlikuyu'da...

matem yaşayanlara mahsusken,
hayatı mahzene çevirenlere serzeniş,
bebeğin ağlamaklıkları

çocuk düşlerini hatırlamazsın,
bebek düşündüklerini de,
ilk ağlayışındır tek amaçlı,
şu zaruri hayatında,
amaçsızca yitmek,
amaç arayaraktan...

amaç ki,
yaşamak olduğunu,
ölümle burun burunayken,
farkına vararaktan...
hiç bir veda merhabalaşmanın yerini tutmaz

9 Ocak 2011 Pazar

ağustosta bir köy evi,
engebenin uzaklaştırdığı komşuluk ilişkileri;
yeşilin tekelinde yeryüzü,
yağmurun işbirliğiyle,


güneşe karşı bir muhalefet.
azınlık kahverengi,
anarşist,terörist heyelanlar
yağmurun seli,derin devlet...

ağustosta bir köy evi,
yorgana sarınmak,yarincesine
kapıdan içeri hücum eden sisle uyanmak.
burnunda ninenin kuymağı,
yüzüne vurulan su kadar ayıltıcı.

ağustosta bir köy evi,
mutfakta yanan odun sobası,
demlikten,ateşle kovulan su buharının,
imdat çığlıkları,
yer sofrasının hükümdarı çay,
ve uğruna yaşananlar...
kafanı camdan uzattığında,
dala tutunuk yeşil,
üstünde örümceğin,yaz yağmuruyla
yarattığı kar manzarası,
makas sesleri,
fabrikadan yanık kokusu...
bardağa gözünü dikip de
fark etmek,dönüşümü...

ağustosta bir köy evi,
sobadan,ninenin nasırlı elleriyle,
öyle bez,tepsi falan kullanmadan,
sofrana servis edilen sıcak ekmek...
antik çağların efsanesi deli baldan yükselen kestane kokusu,
bir takım isyankar arıların,emeklerini geri almak uğruna
kahvaltına düzenlediği saldırılar...
ve hemen hanenin yanındaki kovanlarından,
kendi dillerinde boykotları...

ağustosta bir köy evi,
zemin kattaki ahırdan yükselen,
ineğin,
ben buradayım,
sesi ve kokusu.
sofranda altın sarısı yağ,
toprak altında hapsinden mütevellit ekşi ve tuzlu kokan peynir,
ve bala beşik kertmesi kaymak...

ağustosta bir köy evi,
minareye kuş bakışı manzara,
özgürlüğün başdönürücü hissiyatı,
kim olduğuna dair denklemlerin,
nacizane sabitlerini bulabileceğin,
başlangıç noktaları...

ağustosta bir köy evi,
eylülde yenilenmişlik,
ekime kadar...
kasımda başlar bir özlem,
sonbaharın kasvetine bağlarsın,
pis pis kışlar...
özlem yerini yanlızlığa bırakır
kendini ararsın...
sayılı gün çabuk geçer de,
geçen de gider'in farkına varırsın...

ocak 2011'de,
istanbul hanesi,
şiirlerde tabu kelimelerden olsa da teknolojik terimler,
bu kadar,kabloların girdiği esir hayatımız,
serum takarcasına,internete bağlılığımız,
yalanın ağır bastığı doğrudur;
"yitik,mahvedildik hayatımız"
ağustos'ta bir köy evi,
tüm dileklerimin,dilencesi...