8 Ekim 2011 Cumartesi

köyde bir değirmen vardı,
paramparça ederdi,kepeğinden ayrılmamış buğdayı,
öyle karaydı ki ekmeği,
açlığım belli bir sınırı aşmadan yiyemezdim

beyaz ekmek,
sabah ve akşam birer kere geçen,
ilçeye gidip dönen,
kağnıdan da kağnı bir minibüsçünün,
kara ellerinden alınabilrdi ancak...
bayattı her zaman,
akşam ekmek çıkarmayan fırınlara küfredişim o zamanlardan...

şimdileri,
şu illet ve bir o kadar da sevilesi şehirde,
ne zaman rengi beyaz olmayan bir ekmek bulsam,
andırsa tadını,o yiyemediklerime benzer şekilde,
bir mutluluk,
ve zahiri sağlıklı beslenme hissi çöker üstüme...

o an,
anlarım,
dahil olduğum insanoğlu sürüsünün,
ne kadar kıymet bilmez;
isteklerinin,
ne kadar mantığa sığmaz,
olduğunu...

ve,
siyah ekmeği,
o ak sakallı değirmencinin,
elinden taneciklerine ayrılmış,
unundan,
yapıldığında,
şimdiki hevesimle yiyemeyişimin;
pişmanlık derecesinde,
kötü bir yaşanmışlık olduğunu da,
anlarım,...

ak sakal,
toprağa karışmış,
değirmen taşı,öğüttüklerinin,yazgısını yaşamış,
uzak,
geçmiş kadar uzak...
buğday,
kimyasala bulanmış...

sanki,
eski bir sevda,
yeniden bulandırmış da,
düşüncelerimi,
eski,yepyeniymiş gibi...
bir o kadar da eskimiş de...

ne istediğini bilmeyi istemek,
ne istediğini bilmiyor olma durumuna rağmen,
güzel birşey...

Hiç yorum yok: