yürüyordu,
gece,dolunayda beliren gölgesi yönünde,
bozkırda,tozu tıkıyordu adımlarının
faranjit boğazını...
hiçliğinde karanlığın,
uzaklara seyri orman düşler,
ya da şafak vaktinin ayazını geceye yeğler...
çalılıklarda hışırtı,
parlak gözleriyle kurdun teki yanaştı,
tam gölge eyledi yolunun ortasına,
sadece gözleri...
buz kesti elleri,
tarih öncesinden kalma
bir içgüdüyle
yüzü bembeyaz ayaklarına doldu
kan...
hangisi daha açsa,
o saldıracaktı önce,
ya da vahşet saracaktı güçlü olanın
adımlarını...
dolunaya çevirdi kafasını,
ikisi de,
karanlık besledi kurdun gözlerini,
gerçeğin örtünmüş gölgesine dua eyledi;
güneşi gördü,
ya da düşledi yolunu kaybetmiş insan,
dolunayda...
ölüm çağırdı zayıf olanı,
azrail ziyaret etti kalanın yaralarını,
gölgesi klavuzluğunda yitti biri,
ikisi de,
doğacak güneşi göremedi...
bu an, daha önce, hiç yaşanmamıştı, yepyeni bir an, tamamen farklı... monotom hayat yoktur, sadece bakış açısı...
30 Kasım 2009 Pazartesi
23 Kasım 2009 Pazartesi
dört duvar bir tebeşir
esnaf emeklisi,
bir eğitimci,çekirdek ailesiyle,
kesilmiş yollarıyla,
eylülün kavruk sıcağının,
tozlu topraklı yollarında seyretmekte,
son durağı dört duvar olan,tebeşir kokulu,
bahçesi ve lojmanlarına doğru
92 nin meşhur yol aramalarının,
olağanüstü bir seviyeye ulaştığı,
kenarında çakıl taşlarıyla,
çekilmez yol üstünde,
jandarmanın teki biner ön kapısından,
otobüse,
son koltuğa kadar toplayıp kimlikleri,
açtırmaya başlar yüklükleri,
genç öğretmen mesleğini söyleyene kadar,
fahri bir suçlu olarak aranacaktır belki...
kara önlüklerini andıran kara yüzlü çocuklar,
dizilir okul kapısının önüne,
zafer işareti dahi yapamayacak parmak sayısındaki,
öoretmenlerinin önüne,
sanal duvarların ayırdığı birleştirilmiş sınıflarında,
yıllar boyu aynı öretmene seslenecekler,
yarım türkçelerinde "burdayım" diye...
kış öncesi,
kucaklarında,kimi ince kimi kalın odunlarıyla,
karıncaların yuvalarına taşıdıkları gibi,
doldururlar odunluğunu eğitim yuvasının,
sırayla taşıyacak elbet,
nöbetçileri,
ısınması için sınıfın ortasındaki,
ve lojmanın bağrındaki odun sobasının...
kış ortasında günlerce kesen elektriği kadar karanlık,
memleketlere,
taşır eğitim emekçisi,
genç yürekler,
uzun ışıksız gecelerindeki gaz lambaları gibi titrek aydınlığı...
lojmanın yan bahçesindeki fideler gibi,
suya aç,soğanları,domatesleri kadar,
taze ve masumdur,
bakmayınca dağ olur yiter gider,
kurur sıcağından ötürü,
çocuk yürekler...
sinek çayının,
sivereğin dağları ve çermiğin köyleri ile ayırdığı,
manzaraya,
çayından tüten keyfi ile,
bir öğretmen dalar öylece,
eğitim saati ertesi,
ikindide esen rüzgar ilişir,
yan baçedeki ağaçların yapraklarına,
öylece eşlik eder mırıldandığı şarkısına,
şırıltılarıyla;
yağmurun az yağmasından mıdır nedir,
ya da çorak,kayalık dağlarından mı,
ormanın azlığından mı,
bir özlem karışır korkuları ile umutları arasına...
okuldan sorumlu koruculara,
çay ikram eder akşam vakti,
buyur eder,
yalnızlıklarının tam ortasına muhabbeti,
uğurlar evine,
olağanüstü bir durum yok ise,
kalmayın der bu gece vakti,okul sıralarında...
alıp da akan musluk bulup takamadığı,
bulaşık ve çamaşır makinelerinin,
bir haneye özlemi kadar uzun süre,
karadenizli genç yaşlanır,
bir şafak bir de akşam vakti geçen minibüsün,
taşıdığı bayat ekmekle,
pestili gibi tatlı günler kovalar birbirini,
evinin önündeki güller gibi açar öğrencileri,
tam beş yirmi dört kasımda,
işitir öğrencilerinin kutlu dileklerini...
üstünden kaç yirmidört kasım geçerse geçsin,
unutulmaz,
dört duvar arasında,
bir tebeşir,
ve o tebeşirini elin de tutan,
hademe,
memur,
öğretmen,
müdür...
ve kutlu edemez hiçbir müfettişin,
onur belgesi,ikramiyesi elbet,
kara elleri kalem tutan çocukların,bir meslek,
kazandıkları bir üniversitesi kadar,
ya da yıllar sonra açılan bir telefon kadar mesela..
trt nin,
akşam haberleri,iki film birdenleri,
türkü türkü türkiyeleri ile dolan akşamları mesela;
ya da elektrik kesilince,
pili bitinceye kadar dinlenen radyosu,
tüpten dalgalanan alev altında,
ya da pil bittikten sonra,
mırıldalınan karlı kayın türküleri...
şark görevinde,
karadenizli namık öğretmenler için,
bir daha kutlamalı 24 kasımlar,
dört duvara bir tebeşir daha taşıyabilsin diye,
o masum,
baharda açan çicekleri gibi kayısıların,
narin çocuklar...
bir eğitimci,çekirdek ailesiyle,
kesilmiş yollarıyla,
eylülün kavruk sıcağının,
tozlu topraklı yollarında seyretmekte,
son durağı dört duvar olan,tebeşir kokulu,
bahçesi ve lojmanlarına doğru
92 nin meşhur yol aramalarının,
olağanüstü bir seviyeye ulaştığı,
kenarında çakıl taşlarıyla,
çekilmez yol üstünde,
jandarmanın teki biner ön kapısından,
otobüse,
son koltuğa kadar toplayıp kimlikleri,
açtırmaya başlar yüklükleri,
genç öğretmen mesleğini söyleyene kadar,
fahri bir suçlu olarak aranacaktır belki...
kara önlüklerini andıran kara yüzlü çocuklar,
dizilir okul kapısının önüne,
zafer işareti dahi yapamayacak parmak sayısındaki,
öoretmenlerinin önüne,
sanal duvarların ayırdığı birleştirilmiş sınıflarında,
yıllar boyu aynı öretmene seslenecekler,
yarım türkçelerinde "burdayım" diye...
kış öncesi,
kucaklarında,kimi ince kimi kalın odunlarıyla,
karıncaların yuvalarına taşıdıkları gibi,
doldururlar odunluğunu eğitim yuvasının,
sırayla taşıyacak elbet,
nöbetçileri,
ısınması için sınıfın ortasındaki,
ve lojmanın bağrındaki odun sobasının...
kış ortasında günlerce kesen elektriği kadar karanlık,
memleketlere,
taşır eğitim emekçisi,
genç yürekler,
uzun ışıksız gecelerindeki gaz lambaları gibi titrek aydınlığı...
lojmanın yan bahçesindeki fideler gibi,
suya aç,soğanları,domatesleri kadar,
taze ve masumdur,
bakmayınca dağ olur yiter gider,
kurur sıcağından ötürü,
çocuk yürekler...
sinek çayının,
sivereğin dağları ve çermiğin köyleri ile ayırdığı,
manzaraya,
çayından tüten keyfi ile,
bir öğretmen dalar öylece,
eğitim saati ertesi,
ikindide esen rüzgar ilişir,
yan baçedeki ağaçların yapraklarına,
öylece eşlik eder mırıldandığı şarkısına,
şırıltılarıyla;
yağmurun az yağmasından mıdır nedir,
ya da çorak,kayalık dağlarından mı,
ormanın azlığından mı,
bir özlem karışır korkuları ile umutları arasına...
okuldan sorumlu koruculara,
çay ikram eder akşam vakti,
buyur eder,
yalnızlıklarının tam ortasına muhabbeti,
uğurlar evine,
olağanüstü bir durum yok ise,
kalmayın der bu gece vakti,okul sıralarında...
alıp da akan musluk bulup takamadığı,
bulaşık ve çamaşır makinelerinin,
bir haneye özlemi kadar uzun süre,
karadenizli genç yaşlanır,
bir şafak bir de akşam vakti geçen minibüsün,
taşıdığı bayat ekmekle,
pestili gibi tatlı günler kovalar birbirini,
evinin önündeki güller gibi açar öğrencileri,
tam beş yirmi dört kasımda,
işitir öğrencilerinin kutlu dileklerini...
üstünden kaç yirmidört kasım geçerse geçsin,
unutulmaz,
dört duvar arasında,
bir tebeşir,
ve o tebeşirini elin de tutan,
hademe,
memur,
öğretmen,
müdür...
ve kutlu edemez hiçbir müfettişin,
onur belgesi,ikramiyesi elbet,
kara elleri kalem tutan çocukların,bir meslek,
kazandıkları bir üniversitesi kadar,
ya da yıllar sonra açılan bir telefon kadar mesela..
trt nin,
akşam haberleri,iki film birdenleri,
türkü türkü türkiyeleri ile dolan akşamları mesela;
ya da elektrik kesilince,
pili bitinceye kadar dinlenen radyosu,
tüpten dalgalanan alev altında,
ya da pil bittikten sonra,
mırıldalınan karlı kayın türküleri...
şark görevinde,
karadenizli namık öğretmenler için,
bir daha kutlamalı 24 kasımlar,
dört duvara bir tebeşir daha taşıyabilsin diye,
o masum,
baharda açan çicekleri gibi kayısıların,
narin çocuklar...
20 Kasım 2009 Cuma
hayalleri satın alınamayacak bir çocuk,
düşler elbet
bu müstehcen yalnızlığı,
kimileri gerçeğin peşine düşer,
de bırakır mirasını;
kimileri de ezilir altında
bu servetin...
hayalleri satın alınamayacak bir çocuk
düşleyebilir elbet
mutluluğu saklayan kilidin anahtarını,
ve farkedebilir
realite ve umutların
zamandan bağımsız olduğunu,
mekan kalır geriye,
bir döşek ile kapı arasında...
hayaleri satın alınamayacak bir çocuk
gibi düşleyebilir insan,
saklı hazinelerin parıltısını;
ve yaşayabilir ancak,
kapının ardına taşıyabildiğinde
keşkelerini...
Yaşamak,
satın alınamayacak hayaller ile,
satılamayacak yaşam arasında...
düşler elbet
bu müstehcen yalnızlığı,
kimileri gerçeğin peşine düşer,
de bırakır mirasını;
kimileri de ezilir altında
bu servetin...
hayalleri satın alınamayacak bir çocuk
düşleyebilir elbet
mutluluğu saklayan kilidin anahtarını,
ve farkedebilir
realite ve umutların
zamandan bağımsız olduğunu,
mekan kalır geriye,
bir döşek ile kapı arasında...
hayaleri satın alınamayacak bir çocuk
gibi düşleyebilir insan,
saklı hazinelerin parıltısını;
ve yaşayabilir ancak,
kapının ardına taşıyabildiğinde
keşkelerini...
Yaşamak,
satın alınamayacak hayaller ile,
satılamayacak yaşam arasında...
15 Kasım 2009 Pazar
mevsimler
ne kışlar gördü bu şehir,
ne karlar yağdı kalktı,
bulutlar gezdi üstünde
yolunu kaybetmişleri ağırladı gecesinde,
kışlar gördü soğuktular
damlalara eridi kar,penceresinde
ne kışlara esti rüzgar,güz ertesinde,
bu şehir;
ne aşklar gördü mevsimler gibi,
tekrarı ensesinde...
ne karlar yağdı kalktı,
bulutlar gezdi üstünde
yolunu kaybetmişleri ağırladı gecesinde,
kışlar gördü soğuktular
damlalara eridi kar,penceresinde
ne kışlara esti rüzgar,güz ertesinde,
bu şehir;
ne aşklar gördü mevsimler gibi,
tekrarı ensesinde...
8 Kasım 2009 Pazar
6 Kasım 2009 Cuma
serzeniş
dondurabilsem an'ı,
buz olup çıksa su gibi,
akan zaman üstüne
kuş kadar hafif
sarılmalar.
o an,
öyle ki;
hiç kadar temiz,
ufkuna dalarcasına denizin.
var olmak gibi bir an için yoklukta,
an sıfıra giderken işte...
buz olup çıksa su gibi,
akan zaman üstüne
kuş kadar hafif
sarılmalar.
o an,
öyle ki;
hiç kadar temiz,
ufkuna dalarcasına denizin.
var olmak gibi bir an için yoklukta,
an sıfıra giderken işte...
veda
bana öyle iyi geliyorsun ki,
gitmelerin kadar kötü işte,
vedakar el sallayışlar,
yüzümde hilekar bir gülümseme...
gitmelerin kadar kötü işte,
vedakar el sallayışlar,
yüzümde hilekar bir gülümseme...
kavga
karşındaki insanın gerçek yüzü,
onuu nasıl bir açıyla gördüğünle alakalıdır tamamen
o değişir,
özü değişir,
gerçek değişir,
yüzü de,sen gibi..
onuu nasıl bir açıyla gördüğünle alakalıdır tamamen
o değişir,
özü değişir,
gerçek değişir,
yüzü de,sen gibi..
1 Kasım 2009 Pazar
ben ve o
ne o seviyor beni,
ne de ben onu,
ikimiz de denizi seviyoruz,
yansımamızı,ve dalgalanışı resmimizin,
huzur veriyor çakılları kum tanelerine dönüştüren,
hırçınlığıyla,
gün batımını misafirperverliğiyle ufkunda ağırlıyor,
ikimizi de seviyor,
güneşi de deniz...
aslolan denizi tüm kıyılarıyla sevebiliyor muyuz,
tüm kıyılarına sunduğu balıklarıyla,deniz gibi...
ne o seviyor beni,
ne de ben onu,
hatta denizi dahi sevemiyoruz tam anlamıyla,
karadenizi mesela,
akdenizi,
ya da egeyi tüm kıyılarıyla...
ne o sevebiliyor gercekten,
ne de ben...
ne de ben onu,
ikimiz de denizi seviyoruz,
yansımamızı,ve dalgalanışı resmimizin,
huzur veriyor çakılları kum tanelerine dönüştüren,
hırçınlığıyla,
gün batımını misafirperverliğiyle ufkunda ağırlıyor,
ikimizi de seviyor,
güneşi de deniz...
aslolan denizi tüm kıyılarıyla sevebiliyor muyuz,
tüm kıyılarına sunduğu balıklarıyla,deniz gibi...
ne o seviyor beni,
ne de ben onu,
hatta denizi dahi sevemiyoruz tam anlamıyla,
karadenizi mesela,
akdenizi,
ya da egeyi tüm kıyılarıyla...
ne o sevebiliyor gercekten,
ne de ben...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)