28 Şubat 2009 Cumartesi

part8

kaybetme korkusu

insanda varolan ve oalylara verdiği tepkilerin özünde olan
başlıca bir norolojik tepkidir
insanın bencil oluşu ise bunun nedenidir

insan bencildir,
varoluşuna dair kurduğu hayallerin nedeni de budur.
insan çevresinden beslenir,hem maddi hem de manevi olarak...
çevresine verdikleri ise,vermenin onda yarattığı manevi katkıdan dolayıdır

insan hayatındakileri kaybetmekten korkar,kaybedince de üzülür;
ölüme üzülmesi de bundandır.

psikolojik olarak depresif olarak adlandırılan insan tipinde ise,
kaybettiklerinden dolayı,kendini kaybetmemek için kazanmamaya şartlandırma belirir

insan hayatını kaybetme korkusu ile sürdüregiderken,kaybetmekten korktuklarıyla beraber zaman geçirme ve bundan mutlu olmayı göz ardı eder.
ve böyle geçirilen hayat ise kaybedilmiştir zaten.

ölüme üzülen insan beraber geçirdiği zamana sevinmeyi nedense hiç düşünmez,veya geçirilen zamanda kaybetme korkusunu hayatında tutup mutlu olmaz
hayatına yansıttıkça bunları zaten kaybetmiştir

bu duygu öyle zehirlidir ki mutluluğu arayan insan için,
umutlarını hiçe sayıp,başlayan birşeyin sonu vardır ilkesine inanıp,
hayatına katacaklarını daha baştan kaybetme korkusuyla,
hem katmaz,hem onlara güvenmez,hem de onları kendinden uzaklaştırır

var olduğu noktada zaten kaybetmiştir bu tür insanlar...

"doktorun ayağına hasta biri geldiğinde"nasıl olsa sonunda ölecek"diye doktorun hastayı tedavi etmemesi" ne kadar mantıklıysa o kadar mantıklıdır bu tür insanlar...

kaybetme korkusu kaybetmektir.
cennet ve cehennem diye adlandırılan ölümden sonra yaşama dair bu söylentiler
ütopyayı var eden insanın,kaybetme korkusundan var olmuştur.

mutluluğu ütopya sayıp,gerçek mutluluğu başka yerlerde arayanları cenneti kurup,hayatı kaybetme korkusuyla yönlendirip,kaybetmektedirler

cehennemi ise dünyadaki yanlışlıklara bakıp,kaybetme korkusuyla parmaklarını oynatmayanlar zalimlere karşı koymamalarının sebebi olarak uydurmuşlardır

eşşegin sırtından geçinen,eşşeğin sırtından inmemeyi hayal edip
sırtına binenin ise sırtına bineceğini düşlemiştir...

part7

ölüme dair

ölüm insan için değerlendirildiğinde,
ölen için nörolojik ve hormonal belirtiler var olmayacağından
ölen için duygusal belirtiler de var olmayacaktır
şansa bağlı süregelen hayat bitse de,
aslında çok kısa veya uzun olmadığından ölen için bir kayıp olmayacaktır.
çünkü insanın varoluşu sürecinde çektiği acılar sıkıntılar veya üzüntüler
hayata dairdir sadece,
ölen için ölüm kavranılmayacak bir hadisedir...

insan beyni her canlı gbi ölümü kavrayamayacağı gibi,ölen içinde hayatı veya hayata dair duyguları kavramak olası değildir
ölüme dair üzüntüler ise sadece kalanlara dairdir...

ölüm dünyadan bir kayıp olmakla beraber,kaybedenler için kaybetme üzüntüsüdür
bu da kendine dair özünde bencil olan insanın,hayatından kaybettiği bir başka insan için üzüntüye yol açacaktır...

part6

değişim

değişmeyen tek şey değişimdir

insanı yine dar bir alanda incelediğimizde
dar görüşlü ve değişime de bir o kadar inançsız olduğu görülebilir
kendini soktuğu kalıpların da bir o kadar dar olmasının nedeni de budur
fakat insan değişiminin farkına vardığında
evet bu son da diyebilir,veya değişime ayak da uydurabilir

hayata bakışını belirleyen bu değişime ayak uydurma dürtüsü
ve bir o kadar da lanetleme duygusu
insanın en açık bir şekilde kalan zamanından ziyade olan hayatında
yanlış kararlar ve söylemler göstermesine neden olur

kendini bir şekle sokan insan,
bu şekli insanlığın birikimlerinden faydalandığı bir isimle
adlandırıp
yine o ismin kalıbına uydurduğuı hayatıyla
değişimle mücadele vererek hayatını sürdürür

insan hayatı çok dereceli bir denklem olarak nitelendirilebilir
ve değişimi ise bu denklemin türevleri olarak gözlenebilir
hayat bu darlığında zaman kavramından başka yerde durmalıdır ki
bu yüzde yine a b aralığında gözlemlenen,bu denklem
süreksiz değildir ki bunun nedeni de zamandır
tanımsız değildir ki bunun nedeni de insandır

matematiksel olarak her noktada türevlenebilir ve değişebilir insan
ve yine değişimin değişmez olması da çokdereceli kavramının
sıfırdan pek uzak bir çok olduğundandır
bu da evrenin kurallarıyla örtüşür...

değişim evrenin kurallarından biri oalrak göze çarpar
ve insan hayatı için de,var olduğu sürece mevcuttur...

part5

mutluluk

şansa bağlı oluşan insan şansa bağlıdır ki
nörolojik veya hormonal olarak
duygulardan kapsamlı bir psikolojiye sahiptir

temel olarak aynı bilinçaltı öğretilerle yoğrulan ve gelişen insan
misal üreme,beslenme,barınma...
aynı zamanda çeşitli değişken duygularıyla hayatı yorumlama kaygısı
güder
ve psikolojisi kendine sıfatlar arar,ve insanlığın birikimlerinden faydalanıp
kendisinin nasıl biri olduğuna dair isimlendirme yollarına gider...
evrende şansa bağlı mevcudiyeti varolan bu insan için,
hayat denen bu kısa veya uzun olmayan,
sadece var olan bu yolda,
evren için çok küçük,insan için çok büyük duygusal değişimler yaşanır...

bu değişimlerin de kurallarının,varoluşunun sınırları,
evrenle aynı sınırları barındırmalıdır...
insan hayatı için herşeyin belli kurallar dahilinde mevcut olacağı aşikardır...
evren için de bu mevcuttur ki,insan denen bir organizma var olmuştur
bunun temeli de şanstır...

"bilardo masasında mevcut değişkjenler ve olasılıklara bağlı vuruş sayısı sonsuza yakın denebilir,büyük patlamayı bilardo topuna hangi noktadan nasıl vurulması gerektiğini hesaplayıp,şov yapan bir oyuncunun bilgeliği,kuralları bilmesinden kaynaklı olsa da,ortamdaki değişkenlerin sınırsızlığını bilip,değişkenlerin ağır basanlarından hesaplayıp vuruş yaptığı da bir gerçektir.şans diğer değişkenlerin o anda değişmemesidir"

mutluluğu düşleyen bir insan,
var olanları hiçe sayabilir,
hatta var olduklarını iddaa edip
ileriye gidip,gerçek mutluluğun var olmayacağını kabullenebilir.
hayat denen karmaşayı yorumlarken,
mutluluğun hayatın kalan aralığında gerçekleşmeyeceğini ileri sürmüştür,
gerçek mutluluğun var olmayacağına inanıp
şairin dediği gibi;
"en güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız"
cümlesi ise aslında bu gibi düşünenlere
kanıt olabilir...
yaşanmış hayatın aslında tüm hayat olduğunu
bilip,kalan zamanın ne kadar belirsiz olduğuna kanaat geitirp
yaşanmışlıklar içinden en mutlu an seçilip,
zor da olsa biri belirlenip,
bu a b aralığında max.mutluluk noktası belirlendiğinde
kalan zaman içinde daha mutlu bir anın veya
daha da matematiksel olarak
bu eğrinin altta kalan alanını toplam mutluluk olarak gözlemleyip,
ortalaama mutlu bir hayatı hesap ettiğimizde,
kalan zamanın daha yüksek bir mutluluğa ulaşma ihtimalinin var olduğunu kabullenmek lazımdır...
daha büyük ortalama bir mutluluğa erişmek de mümkün olacaktır...

ütopya bir şehirdir ki herkes mutludur içinde,mesut yaşarlar
ve kalan zamanında insan her zaman bir ütopyaya yakınsar bir an umut edebilir
ve belki de şanstan varolan bu organizma
şans olarak kendi organizma bütünü için
gerçek ve saf olan mutluluga erişebilir...
fakat,bunu anlaması veya kavraması,mümkün değildir

part4

süreç

herşeyin şanstan ibaret olduğunu unutmadan,
süreç boyu değişen değişkenlerle insanın nasıl değiştiğidir muhim olan...
hayat minimal düzeyde insan boyutunda,
tartışmazsız ki kelebek için incelendiğinde de
ölüme kadar eş tutulmalıdır...

evren için bir saniye ile bir yıl arasında yüzyıl boyutunda
pek de birşey değişmeyeceği için
evrende hayatın tanımı
atan kalp veya daha da biyolojik olarak tanımlanırsa;
canlının doğumu ile büründüğü organizmanın
genel olarak ifadesinin mevcut kaldığı,
misal iki kol iki bacak kaş burun göz,
ve bu organizmaların var olduğu zaman dilimi...

hayat için ölüm atmayan kalp olarak da nitelendirilebilir,
insan için,ve doğum da ilk nefes alış,

yani hayat evrende şansa bağlı birkuralla bir araya gelmiş
ve yine bir kuralla ayrılacak olan,canlı kalma süresi olarak nitelendirilebilir...

yani insana inerek incelendiğinde olay,
düşünsel olarak insan için hayatın süresi var olduğu kadardır,
bundan yola çıkıp kısa hayat veya uzun hayat söylemleri yanlıştır,
sadece hayat vardır...

bu yüzdendir ki insan uzun geçen günlerden kurulu bir yılı,
çok da kısa geçti diye algılayabilir,
ve dönüp bakan her yaştaki her insan,
aynı süreyi aynı kısalığı,
veya uzunluğu görecektir...
hayatı...

part3

doğum

kendi doğumunu bir mucizeye bağlayan insan,
mucizeyi de abartmıştır belkide,
mucize ki mevcudiyeti pek görülmeyen hadiselere denir
günde bilmem kaç insanın doğduğu bir dünyada
bu pek de görülen bir hadise değildir

kendini diğer varlıklardan üstün görme dürtüsü ise,
bambaşka bir şeydir ki,
zaten hayat denen karmaşada
bu dürtü ile zarar verme dürtüsü alevlenir
bu dürtü kümeleşip kendi içinde daha da belirirken
inanma isteği ile yanıp kavrulan insan,
kendini mucizevi ve muhteşem olduğuna inandırıp
a ve b aralığın da pek de uzun olan hayatını
iyileştirme çabalarıyla idare ettirir...
misal pek de oluşması mümkün olmayan
eşşekler sırtında gezerek...

dinlerin altında yatan da bu değil midir?
insanı çok mucizevi gösterip,
eşşekleri kendisi için yaratılmış görmek...
veyahut peygamberi çok mucizevi gösterip,
onun dediklerini tabulaştırmak...
veya şeyhler şıhlların peşinde
iki büklüm eğilmek
veyahut yine daha derine inilirse,
misal para denilen bir kıstas için çalışıp
başkasının sırtından geçinmesine iizn vermek...

bu temelde insan kendi mucizesine inanıp,
diğer varlıkları,eşekleri mesela kendi için bir araç görürken
insan topluluğunda,başka insanları kendisi için eşşek gormemek nasıl mümkün olabilrdi?

veyahut,eşşek yediği ota şükür ederken,
insan neden şükretmesin ki...

fakat insan vermese ve yakıp yıkmasa otlaklarını,
eşşek nasıl da bulur yerdi otunu...
başkası sahiplenmese,mucizevi bir şekilde,
ne de güzel yaşardı eşşek!

part2


hayat

şansa bağlı meydana gleen bir oraganzimanın
yine şanstan yola çıkıp düşünebilme olasılığının varolduğu
nitelendirilirse

bu organizmanın herşeyi şans olarak nitelendirmesi
pek de olası değil
insan diye isimlendirilen bu canlı
daha çok varoluşunun nedenini sorgulama
yönünde inat edip,hayatını ve şansa bağlı
oluşan hormon vesaire norolojik değişimleri
duygu diye nitelendirip
varoluşunun temellerini şansa değil de imkansıza bağlayıp
kuralllarını belirlediği dünyanın aslında bu kurallara göre işlemeyen bir mekanizma tarafından idare edildiği saçmalığıyla yoğrulup
hep varoluşuna bir neden arayıp,kendini de
baska varolalan insan diye niterelndiriilen
diğer organizmalardan ayrı tutup,
alttan alttan kendi yapısı itibariyle
kodlarından ziyade ben ve o kavramlarıyla
doğuştan ölüme kadar bir mücadeleye girer...

hayat uzayda küçük biryer kaplarken,geçirdiği ömür bir hiçken
o hayat denen hadise öyle bir büyür ki bu canlı için
şansa bağlanamaz olur herşey,kurallara dair bir çelişki ile
mücadeleye bağlı zarar verme duygusu içten içe kemirir

ve bunların mevcut olması,hala evren için şanstan başka birşey değildir

part1

varolus;

evrene dair insan tümceleri,
birikimlerinden ziyade ilimleri bilimleri,
temelde atom,temelinde enerji falan fişmanı,
ve olasılık denizinde bir ihtimal dünya,
bir ihtimal deniz,
bir ihtimal tek hücreli,bir ihtimal de ondan değişen insan vesairesi,
ve sonlu bir hayat...

a b aralığında çeşitli kurallar dağilinde bir araya gelmiş,
enerjiden olma atomlardan meydana
molekullerden ziyade,
hucrelerden miyade,
organizma die adlandırılan beyni mevcut bir insan,
sadece şans...
o kadar büyük ve sonsuz nitelendirilen evrende,
sadece şans...

15 Şubat 2009 Pazar

yok gibi

kolanya yanağını üstünde,
serinliği ve kokusunu bıraktı,
alıştın,
ferahlığı uçtu gitti,
kokusu yok gibi,
ta ki bir yabancı da soluyup alışana kadar

sıkıntı doldu içine,
kemirdi damarlarını kalbinden başlayıp,
yüreğine, midenin yakınlarında sıkışıp kaldı,
sevinç yok gibi,rahat veyahut hazlar dıştaki dünyadan,
ta ki biri seni gülümsetene kadar

ve,
işte en acısı,
dinlediğin bir melodi vardı ya,
parmaklarınla ritim tuttuğun,
yok gibi gelmeye başladıysa sana,
gibisi de yok,ta ki sen dudağınla ıslık çalana kadar...

4 Şubat 2009 Çarşamba

durduk yere

misal bir orman,yerde sonbahar yaprakları
güneş var
havada yağmur kokusu
çiçek dolmuş ağaçlar

kış atlamış

ve bir gökyüzü
gökkuşağına boğulmuş
çayır çimen çiçek dolmuş
arılar,böcekler
vızır vızır
ağaçlar dökmüş yapraklarını
bir kahverengi
hazan

yaz atlamış

misal bir kadın
mum ışığında
yüzünde gülücük
şubattan bir gün
kulağında sevdiği bir ezgi
elinde bir mendil
ıslak
damlalar düşmüş parmaklarına
gidişi çakıyor gözlerine

aşk atlamış

2 Şubat 2009 Pazartesi

sevda

vapura değen dalgalarla,
saçlarını dağıtan rüzgarla,
dolmabahçenin ışıklarıyla,
halicin,nargile dumanı ve balık kokusu
tüten,köprüsüyle,
ve uzakları gözleyen galata,
hepsi,
mırıldanıyor...

sevdayı heceliyor,
eskilerden bir cami,
tepede,
o düzlükte,
kuru fasulye ve pilavcılarıyla,
selam veriyor boğaz köprüsüne...

bir koro artık istanbul,
seyyar satıcılarından,
dilencilerine kadar,
istiklal caddesinde ayak seslerinin ritmiyle,

bir misafiri ağırlıyor,
kara göz kırpan ayazıyla gecesiyle...

yonca'ya ithafen...