24 Aralık 2010 Cuma

bir bebeğin
hıçkırıklarının istikametine,
mum dizmek,
adım adım...

ne kadar ironiktir
sönmesi mumun;üfleme ile.
havaya muhtaç olup,
yitmek havadan ötürü...

yaşamakla yaşlanmak arasındaki,
ince çizgiyi kavradığın dönemde;
altı saatlik farkların
ihmal edildiği denklemlerin ürünü,
gündönümleri

memata yaklaştığın her an,
kaybettiklerinin yüzüne vurulduğu
sürprizler;
yüzündeki gülümseme,
kıvrımlarındaki farkındalıkla,
mum hikayesine benzer...

10 Aralık 2010 Cuma

insan;kendisinden daha zeki,kendisinden daha yaratıcı,
bir bilgisayarı yaratabilen bir bilgisayar yarattığında,insan'dan daha zeki bir bilgisayar yaratmış olacaktır...
yağmur damlalarina tutunup da
intihar eden
son baharin
son yapraklari

seyrimde anarım sizi,
düşerken yağmur,
damlaları arasında maraton
flaşlar;başlama fişeği,
gürültü;nice ürkeğin,yorgana sevdası...

şimdi,
oluklardan doluşup da,
yerle kavuştuğu anların
sesleri çağrıştırır da
nice ezgiye taş çıkarır...

bir ağacın yeşilini feda edişi güneşe;
yarine yüreğini,hiç bahar olmayacakmışçasına
sırf "yaz'ı" yaşamak uğruna
bildiği tüm mevsimlerden vaz geçip,
her var olanı,güneş'ten bilmesine benzer...

beti benzi atmış,
kahverengiye çalmış,belirsizlikler,
sararıp dökülen,yitmiş mevsimin yeşil kalıntıları
bir başka baharda yeşermek uğruna,
güz kışa varıncaya kadar,yağmur darbeleriyle,
yeryüzüne varıp,
ıslaklığıyla ezilip çürürler...

istanbul'un pastırma yazı sıcağını,
evimin duvarlarından,
odamdan,
parmak uçlarımdan,
gece sabaha varıncaya sürede,
çekip alan yağmur...

ne kutlu'dur ki,
şarkını orman'da dinlemek...
kahverenginin üstüne yaydığın karartıyı,
yaprak ve toprak kokusu eşliğinde,
emmek ciğerlerine...
çay yudumlamak,
soğuğu yenebilme umuduyla,
çay'ın
buhari burnunda suya varırken,
farkındalığını yaşamak;:
hapsolduğumuz duvarların
insaniyetimize dadanmış eşkiyalar olduğunun...
dönüşümün,başlangica seyrin tellali olup
zaman'ın yavaş yavaş elimizden kayıp gidişini yüzümüze vurmasının...

çam ağacı olmak dileğim,
ya da,yaprağını dökmeyenler diye anılanlardan.
şu mevsimlerin,
devr-i daimi kabulum,
döküp de belli etmemek,kendine dahi,
hep yeşil kalabilmek,çabaya değer olan...
yaşatabilmek,hafifliği kadar ağırlığı ve acısıyla,
tutunabilmek,sana tutunduklarını sansan da...

27 Kasım 2010 Cumartesi

gelecek geçmişin ellerinde,
başlarim şu mirasyedi dünyanin gelmişine geçmişine

21 Kasım 2010 Pazar

düşün ki,
birer kaşık doktun bardağa,
kakao'yu da kahve'yi de,
sıcak suyla harmanladın birbirine,
şimdi sorarım sana,
kakaolu kahve mi demeli,
kahveli mi kakao?
kaşık ölçüsünde kararın,
aynılığını da eşitliğini de açarım tartışmaya,
var olacaktır biribirnden fazlasi,
oturup sayamayız ya...

düşün ki,
iki insan elele,
kadın'ı da,erkeği de
basmış sıcak,
şimdi sorarım sana,
hangisi aşık,hangisi maşuk,
kim daha sıkı kavramış karşısındakini,
kimindir,ellerin buluştuğu yerdeki sıcak,
bırakacaksın,
beslediklerinin aynı'lığını,eşit'liğini,
terazisi yoktur ki bunun...

sorun,
kahveli kakao olmak da değil,
kakaolu kahve olmak da...
ağızda bıraktığı tadı sadece,
sana ne anlatıyorsa...

13 Kasım 2010 Cumartesi

çernobile çalan mazi,
nesilleri zehirler sızı,
tam şuramda sızar da sızlar...
bende yanar ateşin oksijeni sen değilmişsin meğer,
yangın olmaya meğil kor'dur yük'üm,
nefesimi kesmişsin meğer,
sen gidince anladım...
rüzgara yüzümü dönmüş,
kül olmaya yürüyorum...
kulaklarını çınlattım yitik duyguların,
an'lar gibi "an" altında ezildiler,
ve ben yittim,
dağlardan da acizdi
ne yankısı oldu,
ne de anlardır çınladı kulağım...

uzaklığı betimleyebilir aslında,
iki nokta arasına sıkışabilen,
sonsuz adet nokta...
ya boşluğa ne demeli,
iki nokta arasına ne kadar boşluk sığdırabilirsin,
iki zaman dilimi arasına,
iki devir arasına,
senle,sensizlik arasına...
papatya fali,
bakmaz yaprak adedine,
seksen üçmüş,
seksen ikiymiş farketmez,
tek mi çift midir asil soru?
yazi mi tura mi gibi,


seviyor mu sevmiyor mu
gibi
denizlerin kitalari ayirircasina,
hatları yitmiş bir ikileme,
çözüm sunamaz...

9 Kasım 2010 Salı

sigaradan cektigim dumana,
karisip da,alveollerimden suzulup,
perçinleniyorsun kanima,
kalbime vardigin an,
kamyonun lastigi altin da ezilir gibi,
esneyip;
yağmurun,dağlardan soktugu agaclarin
nehrin onune kurduğu istikbaliz bir setin,
o lanet son damlalarla ağırlaşan suya
dayanamayip da,
dağılıp çağlayıp gürleyip de,
yıkıp geçen heyelan misali,
yayılıyorsun parmak uçlarima...

öğünüme karışıyorsun,
tat,tuz olup da

daldiğim manzara,
bulanip da sana varıyor

cumlelerime karışıyorsun,
sifatlar,isimler hep seni andiriyor

içime süzdüğüm gözyaşı yağmur olup da,
mazgallari sen,şehrimi selden esirgeyen

akip gidenin boşluklarini,
dolduruyorsun,ya da doldurmadıklarin boş duruyor gözüme...

ölüm provalarimda,sen,
nöronlarimin oyununa geliyorum uyandiğimda,
gerçekliğim taşiniyor da geceye,
uykuya uyaniyorum...

hiç de sonsuz gözükmüyor evren bu mühdette,
benle sınırlanıyor hayat dedikleri keşmekeş,

heykeltıraş oluyor zaman,
koca dünya yontuldukça yüz hatlarin beliriyor,

rüzgarlarin sesi karıştıkça birbirine senin sesine varıyor,
galaksiler,yildizlar gülüşünmüş aslinda,

güneşten kopup gelen yaz,
sarılmalarının sıcağına çalıyor,öpüşlerin güneşler doğuruyor...
.........

işte,öyle bir cenaze ki bu,kirki çıkıyor
bir tabuta sığınıp da,
yer altına sığınıp,
gömüyorum,her seni,
dışarılara...

6 Kasım 2010 Cumartesi

damla,dere,nehir,deniz,okyanus,

yağmur...

bebek,çocuk,genç,yaşli...

buhar olmayi yeğlersin,

tekrar düşebilmek için,

toprak kadar kutsal rahime,

işte kudurtur seni,

her bulutlar kararttığında,

son bahara çalınca,

kahverengiye varınca herşey,

bu kıskançlık,

süreç içinde,korkunla karışık,

ellerindekini,buhar eder kimi zaman...

bir insanı,

çocukluğundan miras bir misketi,

sırf büyüdüğünden,kaldırabilirsin rafa,

ne de olsa,yağmur olamayacaksın asla...
tüm patikalar,
sarmalıyor da dağı,
ölüme yürüyoruz,
sen de ben de

kesişse de yollarımız,
farklı yönlere seyretse de,
ya da el ele,geri geri giderken adımlarımız,
ölüme yürüyoruz...

21 Ekim 2010 Perşembe

yalnizlik,
kış gibi birşey,
yazin ortasinda bunalip da aranan cinsten...
götün donduğunda anlıyorsun.

20 Ekim 2010 Çarşamba

doğrular sevişir yanlışlarla,
yitişir umutlar,
arda kalan kazınır tarih sahnesine,
hatırlandıkça,var olabilecektir,
şarkılar gibi,söylendikçe...

doğrular sevişir yanlışlarla,
piç bir ayrılıktır meyvesi,
kış çöker zirvelerine,
yitirir su,tüm saflığını saydamlığını,
piç;doğrular gibi doğru,yanlışlar kadar yanlıştır artık...

7 Ekim 2010 Perşembe

ben,
sen'den,
geçerken,
bir tren geçer üstümden,
öyle,
ezip de parçalarıma ayırıp değil,
sanki,
raylara dikine uzanmışım da,
tüm vagonların burnumda esintisi,
ölümle dipdipe,
saniyler yıllara bürünmüşçesine,
an ve an,
film şeritleri,
akıp dururcasına...

ben,
sen'den,
geçerken,
kanserinin tanısı yeni konmuş,
kemoterapi ertesi,
ameliyatından yeni çıkmış,
dikişleri sızlar,
geçip gidip gitmediğine dair,
ikilemlerin boynuna dolandığı,
beyazlar içindekiyim,
acıya morfin ararcasına...

ben,
sen'den
geçerken,
mavinin maviyle birleştirdiği çizgide,
yokolur giderim,uzaklığın gibidir senin bana
ve bembeyazdır yokluğun gibi,karanlığımdan yitmiş sen,
ve eksiktir ressamın tuvali gibi,el değmemiş,
bayılırken gördüğüm resim,ölürcesine...

ben,
sen'den
geçiyorum,
akşam geceye değerken,
umutlar yitiğe varıyor sana dair,
sana dair her şey ikimize dairken,
ikimiz,
el ele verip sırat köprüsünden yürüyoruz,
biz ölürken,
sen ve ben yeni,
ve ilk nefeslerimizi alıyoruz...

ben,
sen'den,
geçerken,
tüm şarkılar,ağıtlar,
bize yazılmış gibi geliyor o an,
ben,
senin estiğin yöne değil sırtımı dönmek,
varmıyorum bile,
bir bıçak yarıyor,varoluşu,
ikiye de ayırmıyor,
yokoluyor,
bıçak bile sapıyla...


ben,
sen'den,
geçtim,
diyebilmek için,
çivi aramaz oluyorum,
tüm düşlerim,
keser'e varıyor,
söküp atabilmek için,
zülfü,
sus soyleme'yi söylüyor,
ve ben değil,
sen,
benden yitiyorsun,
hurdalığa varıyor,tüm çiviler,
geri dönüşüm için değil;
dünyamızdan sökülüp de,
söküldüğü herşeyden yokolup,
sonsuza kadar var olma çabasıyla...

ben,
sen'den,
geçtim,
diyebilmek için,
kendimden de geçsem...
isa'ya bürünürüm çelişkilerin hakimiyeti devraldığı an,
çarmıha gerilir de diyeti ödenir hatıraların,
ölmek göze alınabilir olur,
sensiz bir dirilişte...

5 Ekim 2010 Salı

seni düşünürken,
bir kelebeğin zaman kavramına sıkışırım,
bir gün,
bir ömür olur,
sanma ki yaşlanırım

kapinin önünde bir
çınar,
çınarın altında gölge,
gölge ki aşk...
öyle yer değiştirir,
değişir an,
an'in peşinde.
güneş dursa da yerinde,
zamanı kovalar dünya döne döne...
öyle saklanır ağacın arkasına da,
kaybetmez karanlığını...

işte ben,
uyuyamam bu yüzden geceleri,
yitmedikçe sen,nice ömür yaşarım...
şimdi fikrimde,ne menem bir ikilem;

gündüzün peşinde mi savaşım,
karanlığın içinde mi?

30 Eylül 2010 Perşembe

dalga oldu,
yüreğinden mi ses tellerinden mi
bilmediğim haykırış
sevda ötürülü
himalayasının zirvesine
çarptı yüreğimin.
noktasal bir kuvvet
fiziksel bir yumağa çevirdi o an,
yumruk büyüklüğündekinde bir çıkmaz yarattı,
tümünü eritecek kadar,
lakin öyle olmadı...

patates büüyüklüğünde
söküldü sevdalarımdan,
ve yuvarlandı
eteklerine
kandırıp tüm tanelerimi,
sanki onlardan biriymişcesine,
başlangıçta,
futbol topu büyüklüğündeydi,
yuvarlandıkça;
büyümemesi düşünülmezdi...

işte,
çıkmazların en büyüğü,
cesaretin,onurla kesiştiği yer,
durabilmek önünde
bir çığın kaynağına yakın bir mevkide;
ya da,
seyreylemek çekilip,
gidebileceği,
kanserli bir hücre gibi
koparıp kendine katabileceği
sevgiden kin'e,kıyamamaktan incitmeye
olan yolculuğunu,eteklerinde...

çıkmazlar,
kelebeklerin kanat çırpışlarına terk edilmeli...
durmak,
açıp da kollarını,
dikilmek mertçe;
çarpıp dağılan o kütlenin,
tekrar sevdayla buluşup da,
nice çığların habercisi olabileceğine dair inançla,
göz ardı edilmeli...

kahramanlıklar,
böyle an'larda,
kahramanlar yaratır,
kimi,kahraman olmak ister,
kimi de seyirci...
seyirci olmak,vicdanla yüzleşmektir,
kahraman olmak da sonuçlarıyla...
aslolan,
kahraman olmamaktır aslında...

29 Eylül 2010 Çarşamba

şimdi anlıyorum mapusluğu,
o her an af bekler,
dışarı çıkma ümdinden ötürü değil;
ertesi günün de daha kötü,
daha mahkum geçemeyeceğini bilmekmiş,
dayanabilmenin iksiri

güzel günler göreceğiz değil,
daha kötüsünü göremeyeceğiz,
daha ayrı düşemeyeceğiz,
daha uzak olamayacağız,
ve,yine de gülebileceğiz...

26 Eylül 2010 Pazar

neden,
ceryanda kalmak,
hasta eder adamı,
neden?

rüzgarın estiği yönde,
bir soğuk,
tersi tarafında vücudun,
öyle,anlamsız bir sıcak,
bu belirsizlik,
hücrelerine işler işte...

yani diyorsunki;
bir vucud olmuş,
sevdalılar,
biri sever,biri sevmez gibi,
öyle hastalanır da,
yiter...?

yaklaştın,oğul,
ama vücud olamaz ki onlar,
birleşme çabası dahi yok eder...

22 Eylül 2010 Çarşamba

On Bir Kıt'a On Bir Şiir........bella caio

Sigara dumanı,
sığamaz da odaya,
aldırmaz da nefes,
açmak zorunda kalırsın balkon kapısını,
içerisini buz kaplar,
sarılmak istersin birşeylere,
işte,
bazen yüreğe sığmaz,
sigara vari aşklar,
aralarsın dört odalının kapılarını,
parmak uçlarında soğuk başlar,
içinde bir ateş,
titreme alır yanarken için
sarılmak istersin birşeylere,
işte,
böyledir nikotinin ilk öpüşmesi kanla

İlk şeylerden,
ya müthiş haz,
ya da aşırı bir tiksinti alır
insanoğlu,
fakat unutulmaz,
misal,
ilk defa,ve son defa yediğin
o sevmediğin meyvenin tadı;
ya da,
ilk defa,denediğin,
bu en sevdiğin yemekler listesinin zirvesi,
hani,her tekrarlayışında,
aslında ilk tadı ararsın ya,
ilk öpüşler gibi mesela...
aslında,
o yemeğin daha güzellerini,
sonrasında tatmış olsan da,
hem de aynı yerde,
o ilk sıçramayı,
delta mutluluğu,heyecanı,tadı
bir daha yaşayamayacaksındır...
fakat,
o tad,
damağındadır...

Bazen,
insan,
alışır,birşeylere...
ayakkabıya mesela,
ilk aldıktan sonra,
bir zaman giyip de,
hiç yabancılık çekmediğin bir an gelir,
sanki,
doğduğundan beri,
ayağındadır,
kalem gibi,ya da
yeni taşınılmış bir ev gibi,
sanki,orada dünyaya geldin sanırsın;
ve,
işte,
böyledir eşya ile insanın
birlikteliği,
bir bakmışsın,
insan da,
insana böyle davranır...
lakin,
alışmak,
böyle bir şeydir...
bir şehrin,
havasına alışması gibidir,
kimi zaman güneş,
kimi zaman yağmur,
sel,
tufan,
hepsi,
aslında seni hayatta tutan
havayı
sana taşımak içindir...

Ermişler,İstanbul'u anlatır,
şairler dizer cümleler,
yanındayken sevgili,
hani,
gözlerinden seyrederken İstanbul'u,
o manzaraya,
sen ona bakarken;
duyduklarını silip atacak,
tüm söylenmişleri yeniden yazdıracak,
dilsiz,haykırışlar gizlenir zamana...
misal,dört duvar içindesin,
yine istanbul'u anlatır o gözler,
bir şey işittirir
kulaklarına,
esintisi,sanarsın boğazdaki rüzgar

Leblebiyi düşün avucunda,
o yakın zamanın senin,
aslında sen avucunda baktığın kadarsın görünürde,
tanelerin,tanelerin...
işte,
her tanesini,
böyle,
ağzını oburun teki gibi,
doldurup da değil,
teker,teker,
böyle,dilinle dişinin arasına takılanları
çıkarmaya çalışıp da yutmak
gibi
dir
geceleri,kat eden aktarımlar,
işte,
böyle tanır insanlar birbirlerini,
eldeki avuctaki biter,
pakedi açarlar tekrar,
bir avuç,
bir avuç daha
bir paket daha
insan,
dipsiz kuyu...

Güneş,
kışında vursa,
yazın da,
ısıtır seni,
aydınlatır gününü
işte,
böyledir,
sevdiğinle muhabbet,
dönüp,bakıp da düşündüğünde,
belki de,
en saçmasından kelamlar dizilmiştir,
belki de,
deli saçması,
hayat denen sonlu kavramdan
eksilen boş zamanlardır,belki de...
fakat,
aydınlatır seni,
o an,
iyisindir,
en gafletli an'ın olsa bile

An,
üç köşeli aynada,
durur,
geçmiş,
ile gelecek arasında...
geçmez ya hani,
düşünürsün,
nasıl bitecek gün.
trafiğe sıkışmış,otobüs içinde kalabalığa sıkışmış da
alnında,boncuk ter,
dışarıdaki soğuğa önlem giydiğin paltonun altında
bir akarsunun kaynağı oluşmaya başlar da
boynundan,
sırtından,
bacağına kadar nemlenirsin...
böyledir ya günler,
kendi içlerinde...
mutluluk ıskalar böyle şeyleri,
güzellikler,
doğrular,
peşinden koşturan vardırcasına,
hızlıca geçer gider,
bir bakmışsın,mevsim değişmiş,
yağmurlar uğramaz olmuş şehrine...
işte,
bazen,yılbaşları korkutur insanı,
öncesi dün gibiyse...
bana zaman,
deniz gelir,
tutundukların,
sarıldıkların,
arttıkça seni hayata tutan şeyler,
hızlıca batarsın,
ulaşırsın,yüzeyden
dibe,
benliğimde,öyle yiter geçmiş,öyle yakalanır gelecek...

Rüzgar,
vurdukça nemruta,ürgüpe
heykeltıraş kesilir,
sanmayın sadece rüzgar değiştirir,
dağ da dağişir,kaya da değişir,gönüllerince...
zaman,
sen dağ gibi dikilsen de karşısına,
milenyumda,
bu kargaşada,
ve ne olacağım kaygısında,
carpe diem'e tutunup da,
gelecek kaygısı kabuslarında,
yontuverir...
meyillenirsin ve değişirsin,
değişmeyen tek şeydir işte bu,
korkular dadanır insanın hayatına,
kaybetmeye dair misal,
hemde,
şuan varolan birşeyi kaybetmek değildir bu,
öyle gelecekte bir zamanda var olacak,
bir işi mesela,
ya da bir evi,
ya da bir insanı,
sırf kaybetmemek için,
şimdilerine bir korku dadanır...
işte,
böyledir,insanı tam ortasından
çatırdatıp da ikiye ayıran
rüzgar...
kimileri,nemrut olmak ister,
olabilmek için de,
rüzgarın yaratacağı şeklin varolmasını
bekler,
kimileri,
rüzgara direnir de,
ağaçlar yeşertir kayalıklarında,
kamufle eder
ve saklar kendini...
tüm kaygılar,geleceğe,
tüm üzünçler,geçmişe,
dairdir aslında,
ve,
an kirlenebilir bu masalda...
tüm keramet,
an'ı,
geçmiş'te kaybedilmiş bir an gibi sıkıca elinde tutup yaşarken,
gelecekte,şu an'a bakar gibi farkında olabilmektedir...

İnsan,
en uzağındakinden tut,
en yakındakine,
baban da olsa,
annen de,sevgilin de,
dostun da...
sonuçta,insan işte,
insan,tüm komplexliği,
ve,sonsuza varan ihtimalleriyle,
bir insanın çözemeyeceği,
algılayamayacağı,
bir evren,
evren içinde...
bir insanı anlamak,
veya yaftalamak düşüncelerinde,
ve oturtmak kalıplara,
koca bir yalandır aslında,
sadece şansa dairdir tüm beklentiler,
hayatı var eden,
pencerenden gördüğün insan karmaşasında...
güvenebilmek de,
inanabilmek de içinde yarattığın insana dair tüm düşüncelere,
şanstır...
ne mutlu insanlar görürsün dışarda,
onlar,inanmıştır umarsızca,bilmeden,onaylamadan bu gerçeği...
yaşayan ölüler gezer durur,mutsuzluk ve farkındalık
içlerini örmüştür de,
bildikleri bu gerçeğin,
her gün akseden meyvelerini gördükçe,
daha da batarlar dibe...
bir de,
ikisi arasında kalmışlar görürsünüz,
inanabilecekleri şeyler ararlar,
onlar,
arada kalmışlardır,
sıkışıp kalmışlardır,
arada bırakırlar,
işte,onlar yaratır bu gerçeği...

Parıldar ayna,
vurduğunca ışık,
her milimetrik karesinde,
sen,
sen geçtiğinde karşısına,
ayna,
bir başka,
ayna,mükemmel,
ayna,olabileceği doruk noktasında,
ayna,dünyanın en güzel aynası artık,
gülümsediğinde,güzelden daha güzel,
kahkahanda,ayna,
çatırdamalı artık,ütopya'ya savrulmalı rüzgarda,
astığında yüzünü,
tüm aynalardan güzel de yine,
daha da güzeli olabilirdili düşünceler,sarar aynayı...
aynayı ayna yapanın sen olduğunu sanmamalı kimse,
dedim ya,artık ayna bir başka,
aynanın varlığı ya da yokluğu,seni bağlayan birşey olmasa da,
sen ve ayna,dünyanın en güzel ressamının,
çizebileceği,
en güzel tablo...
dört odalının duvarlarının,
var olma nedeni aslında,ve odalar arasındaki kapışma da cabası...
belki de,ayna,hiç varolmadı,
belki de benim uydurmam,
düşsel bi kırıntım belki de...
belki,ayna hep vardı,
sen önünden geçtikten sonra farkettim...
belki de,
ayna tuzla buz oldu,bir vakit,şu an,
olacak...senin yokluğundandır ne bileyim...
kimbilir kahkahandan sonra
gelişiverdi herşey,
ve ben farketmedim,
ütopya'da şimdi,
ayna veyahut bir tablo gibi asılmış duruyordur o ülke'de...
ayna,
sen,
ayna ve sen,bir araya geldiğinizde,ki ben buna aynısen diyeceğim,
karıştırıyorum bazen,sizi,
aynısen aynı sen...

.....

ne garip şey şu yabancılık,
ne garip,şu sen,ben kavgası,
bir anda,tüm iyi şeylere gölge düşürür,
gece gibi,
tıkar güneşin önünü...
ah şu kalıplar,
şu yaşamın sunduğu kalıplar,ve onlara girme çabamız,
ah şu sen,ben,
insanı ayıran bir nehir...
bir anda,tüm söylenmişler,tüm yaşanmışlıklar,mazi olabiliyor ya,
ah şu dönüm noktaları...
işte,onlar,
onlar bizim kalıplarımız,onlar bizim uydurmalarımız...
ah şu,
kişisel tatmin dürtüsü yok mu,sen'i ben'i yaratan,
ah yalanların beşiği,
ah,ego dedikleri o şey o şey ah,ah...
onlar,nasıl bir araya gelip de,
bir anda,sırf,istemek ile,
nasıl cezalandırıyor,üzüyor insanı...
tüm sınırları kaldırmalı,
hele bir de biz var ediyorsak,
bir hatan olmalı,yapmaktan çekineceğine,
veyahut,farkına vardıktan sonra telafisini aramamak da ne,
ve farkında olmalı insan,
tecrübelerin,tekrarlayp durduğumuz hatalardan ibaret olduğunu,
ve,belirsizlikleri yok etmeli...
heyhat,
önce kendinden başlanmalı belki de,
bendeki,
mahşer yeri istenci yitip gitmez...
öyle,ölüme dair bir düş değil,
hayatın içinde mahşer yeri isterim...
bir de şunu anlamam,
onu da yakında anlatacağım...





...düşsel bir kan lekesini,
tüm derelerin,denizlerin,okyanusların suyu bir araya gelse,
çıkaramaz....

20 Eylül 2010 Pazartesi

şimdi ben,
bende gezinen,
bir takım,
bıçakvari,
böyle cok keskin de değil hani,
tam anlamyla,
böğrümü deşen,
hani
kubilayı kör testere doğrar ya,
öyle,
bir haldeyim...
şimdi sen,
senin elinden,
hani böyle bi acı,
anlıyor musun fena....
bilmek kanımın kacta yüzde kacı alkollu gibi,
hani ertesi gün,
birşey sıkar ya,
böyle,
göğsünde bi yerlerde hissedersin,
hani böyle
nefes alamazsın ya,
sonra derin bir nefes kaplar
işte ben,
ben öyle ki,
senin elinden...

senin elinden...


sen



birtek artık ben...

bendeki de yürek hani....
sen,
sen beni yaktın bu gece,

üflemem,
üflemem var gücümle,
tuza doymuş denize de,
söndürmem,
kopacak dalgalarla...

sen,
sen beni yaktın bu gece,
ve ltüm limanlar yanacak bu gecce,
bense,
izleyeceğim,
bu şehir yanarken,
öyle,
ynmayacağım da bilesin...

bu gece,
bir sen yanmayacaksın,
bir de ben,
ama tüm şehir yanacak,
öyle bir yanacak ki,
sen de,
ben de,
var olacağız...

biz,
ve şehir,
bir de limanlar,
kül olacak...
gemilere sakın üzülme...
taşın tekini atıyor çocuğun biri,
büyükçe hem de,
kaydırmaya alışsa da su üstünde,
seçiminin yanlış olması hüzünlendirmiyor beni,
cahilliğine vuruyorum içimden,
kaç kere sekecek diye takip ederken gözleri
çizileme dalıyor
içsel varlığımın göletine,
o an,
girdap,
çökerken yere,
ne alıp varsa iyi,
takılıyor etkisine...

yayılıyor,
dalga dalga,
daireler yayılıyor ve,
vuruyor,
kayavari sinirlerime...
kıyıda benim
kumdan kale yapar çocuktur umutlarım,
ve düşlerim kalelerin en yüksek noktasına tırmanan,
işte hepsi karışıyor,
geldiği kuma,
kıyıda...

ne taş atana kızıyorum,
ne de dalgalara,
ne de taşa...
kumdur benim düşmanım,
sen ey kum,
onca emek,
onca rüya,
ne diye tutunamazsın taneciklerine de
duramazsın bir arada...

senden ev yapanın aklına ben!
seni o hanelere katanın...

8 Eylül 2010 Çarşamba

cefakar

küçücük avuclarıyla,
kumdan kaleler yapma peşinde,
bir bebek,
batmış çamurun içine...
evden içeri alırken annesi,
kaçar kurtulur elinden,
de koşar içeri,
yeni yürümeyi öğrendiğinden midir,
yoksa düşmek için koşmasından mı,
alışmamış ayacıkları,
takılır da sephaya,
vazo ile eş zamanda çarpar kafası yere,
telaş dolar evin içine...
hastahane dönüşü,
halı,ev emekçisi kadının tırnaklarıyla
sıkı sıkıya kavradığı,
beze döker tüm sıkıntılarını;
bebeğin kanlı çamurlu kıyafetleri de,
kire doymuş bezle aynı odaya girerler...
makinanın hortumundan fışkırır şelalemsi,
kanalizasyonlarını boylar,ırmaklarını ya da
dipsiz kuyularına göç başlar...

yaklaşır,
yüzüne bu kez bakamdığı otuzunda delikanlı,
sorar ki ne yersin diye,
hiç de sormamıştır hani,hep koymuştur ya önüne
aylardır...
şaşırarak cevabını verir titrer elleriyle,
dün yediğimin,
evvelsi günler işte,
ne yediysem onlardan olsun...
bozmayalım mideyi gider ayak...
delikanlı,
karşısındaki kötü adama nefret etmesi için,
binlerce neden olsa da,
içinin kıyılmasına şaşırmaz
karşısında dökülen;
ağlamaktan kaçmak için gülümseyerek,
gülerek sarf edilen,ve karşısındakinin
ciğerine
bıçak gibi saplanan,
o an'ların,
hüznü ile dolu cümlelere..
traşını olurken,
üç beş esprileşir,
berberiyle,
berber de kafa adam,
alışmış kudurmuştan beter işte...
berber...
berberin hikayesi sonra...
sonra,
sanki iki üç adım atmışcasına,
odasının bilmem kac katı uzunlukta bir yolda,
zamanda sıçrar sinek kaydısıyla,
sanki ustura sürecin pürüzlerini almışcasına...
bizimki,
doğdu doğalı boğazlı kazak giymemiştir de,
giyemeyişindendir aslında,
boğulur gibi olur,
oysa,üşür de zavallı serin olsa bile hava,
gözlerinde açsa dahi bi karanlık,
öyle,
öyle boğucu bi kazak gibi yapışır bizimkinin koynuna,
hangi gemicinin canı sıkılıp da uydurduğu düğüme bilinmez.
maskeli bir adam yaklaşır,
dejavudur onun için bu adımlar,
maskesi ve,
karşısında duran maskesiyle,
seyircilerin yuhlarında,bir sahne...
çay ocağındaki,
çayccı abinin,
boşları toplarcasına,
refleks gibisinden bi hareketle,
altındaki desteği,
itiverir, yada çekiverir işte...
sırasıyla;
nefesini tutar,ve bilmem kaç kat boğazlı kazağa gömülmüşcesine,
boğulmaya başlar ,
ardından,kalabalık suspus olur ve aynı kaderi paylaşır da tutar nefesini,
bilinmez,
bilemezsiniz,oradakinin yerine koyar da mı kendini tutar,ne kadar dayanabilirdim diye,
yada göçteki birini seyretmek kotkutmuş mudur bilinmez,
ölene kadar,
cellat;
cellat da ölür dirilir,
bilmem kaçyüz kere görülmüş bir kabustan uyanır gibi
ertesi günler geçirecektir...
o sırada bizimkinin leşleri,
leşlerin kanları,
ya da yediği haltlar,
hepsi,
o mekanda,
bir virus gibi,
halıdan beze nasıl geçip de,ırmaklara dolduysa
dağılır ziyaretçilerine
ve daimilerine idam yerinin...

temizlğin olduğu yerde,
her zaman,
kirlenenler vardır...

berbere gelince,
berberin,milleti doğrayıp da,
onca mahkumu oturtup da,
tıraş ettiği tabureye oturmamasının tek nedeni,
o oturduğunda,
kendisini tıraş edecek birinin olmamasıdır,
ya da,
olacak olma ihtimali olana acımasındandır...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

nerden geldin diye sorma bana,
nereye gidiyorsunu da.
ne geldim,ne de gidiyorum,
yürüyorum sadece,
an
an'ın
arkasında...

12 Ağustos 2010 Perşembe

NOT "BE OR NOT TO BE"



If we dream about primative men that named Adam and Eve,we could ask what did they think first?What was the first impulse in their brain?Was it "where am i" or "who i am" question?I don't think so.There were only "what is this" question.Primative men started to figure out around when they feel hungry,to find something for eating.After they ate one's fill,they could think about everything.In these times,there are people that beleive in they were prophet,and in contrast with that other people beleive that they were evolved animals.Moreover,there is an apple ,which was forbidden in heaven, story that about begining,and big bang that about a long ago from begining.There is two contraries ideas those first one is there is god who-that-which created universe,world,animals,and Adam,and Eve;second one is there isn't any blessed power that create us,everything becomed spontaneously.Therefore,for incredulous pople, primative men learned knowledge their parents,and they could think better because of their high level evolved brain.On the other side, Adam and Eve were prpohet,and they taught to their children god,religious,heaven,hell,good,bad etc.There would be different begining and creating story,but they all are connected a creator. Two ideas from same humanity have been in fight for many years.On the other hand,There is a philosopher who is St.Thomas Aquinas has proves about existing god.First of all,we should describe what-who is god.As you know that there is different religions on the world.Thus,we will say god who created universe,with intelligence,established rules of everything,determined moral laws,sent to humanity books,is infinetly good and powerful,is everywhere,could hear us with no ear,could punish us in heaven if we act bad like evil.
As Aquinas,there are five ways in which God can be proved to exist.First of these that based on change.He asserts that anything in the process of change,therefore,must be altered by an agent other than itself,and this agent by still another.In these way,he sought to first mover that is like an activator or activation energy in chemical reactions.In second way is based on the idea of an efficient cause.There is a pursuit about infinite regress in efficient cause which needs intermediary cause.He found that if there were an infinite regress in efficeient causes,however,there would be no first cause and thus no intermediate cause,there should be postulate firs efficient cause which all call God.In third way,based on the possible and necessary,runs as follows.He think that everything should be of this sort that is like firstly begotten and later perish and hence exist and then do not exist.In this proof,there is cause, which of the neccecity of some other things, called God.In the fourth proof is based on the different degrees discovered among things,for we find some to more good,others less.Aquinas explains that there is some cause of existance and goodness and whether other perfections are characteristic of things,and this we call God.The fifth way is based on the fact that things are guided for we see some sthing which lack knowledge,such as physical bodies,acting for some end.As emphasized in the five proof,there is some intelligent individual,consequently,who directs all natural things ,that act not by chance but by design,to their end.According to Aquinas says that this we could call God.
Aquinas' proofs are so clos to each other.There are basic concepts that are connected themselves with terms are infinite,matter-energy,essence of everything .To the first proof,there should be an agent that we called energy after our scientific researches.If we segment to matter,there will be very large energy.If there were infinite regress here,we could reach to source of energy.Even if we reach it,there will be question about source of source.But,this paradox isn't proof of God.It prove that mankind hasn't been capable to answer that scientefic question.Where did come from this energy?In common with that third proof that is about neccessity of other things,look for an energy as a first thing.
To the second proof,we're looking for postulate some first efficient cause.If we think that universe wasn't exist,but there were the most powerfull energy,there should be a cause to start physical accident,chemical reaction.Only imagine that starting of first reaction from energy to the matter.Though the big bang composed to the universe,the energy had had a little volume for universe.Moreover,the universe was a little like a ping pong ball,because of there weren't anything,even emptyness.So,we should be infinite regress here,we could see big bang like a starting of snooker game.There is a cause that like breaking snooker game will cause everything because,after these subatomic reactions,physichal rules will start,and cause to chemical reactions that will cause to arising planets,stars.All the universe will be created by possibilities and physical rules.Aquinas and some physicists get on the same page on the first cause's effects.The source of first cause will be touched in next sentences.The point is that agreed on the first efficient cause created universe.
To the fourth proof, we should express degrees.Substantial things are evaluable with numbers.Similarly,it is possible to define spiritual things as mathematical degrees like percent.
Even if they are emotions,there is a way to evaulate them.As Aquinas ,there will be always more.These thought point out infinity.All the things ,that could be matter,time,energy, are infinite.
Infinity says us that we will not destroy anytime,and cause to people think about life after death.Fear of the death provide to think heaven and hell.Infinity is one of the important part of God idea that initiates infinity existence.Aquinas claimed that there is some cause of existance and goodness and whatever other prefections ara characteristic of things,and this we call God.God becomes an Utopia here.Even if we couldn't think about a human has infinite goodness,it doesn't mean that there couldn't be the most good human in the world.Though This idea contestable with relativity of goodness or a question that who can be charged to decide,it is not less acceptable to God's perfection.So,if we can find all degrees' best one in universe,Aquinas' idea will be unneccessary.
To the fifth proof,we should figure out how the universe prosesses.If we go back to big bang ,we will see atoms those are acting simple with physic rules.In chemical,every atom wants to be more resolved.Therefore,they makes chemical bond with electron transffering.Atoms could make organic and inorganic compounds.All the things we sense are materialized with reactions.They becomes more complex step by step ,from physical rules to chemical rules,from chemical rules to biological rules.Mankind have been working on these for ages.Though we didn't discover to all rules,but we could say that design has simple substructure from the begining.It is not neccessary to talk about some intelligent individual who directs all natural things to their end.Hereby,we can only
talk about question that "is the atom alive?" or "are we in universe that in an atom?".
Aquinas has lived in middle ages.His arguments are so scientefic and persuasive for middle ages.But,in the twenty-first century,all the five proof are not convincing.
Firstly,inifinity is a thought that is misunderstood by people.They only think that infinity says you won't be destroyed.There is a numerical axis that starts from minus infinite,ends to plus infinite.So,if we don't destroy,we weren't born.We were always here from begining.There weren't any begining.If people could imagine endless life,they should beleive eternal life.Why do they need to figure out begining?
Secondly,there is a loop forever in trying to reach source of source that is creator energy.Why do we need to say it a God?Is there any chance to this energy punish us,creates us with an intelligence,sends us hell?Even if there is only source,and when we discovered
to only universal source,it woudn't be like religion's dream.It will be shining on science's path.Therefore,being a source that has creation energy doesn't prove God's existance.This can't explain prophets,bible,kur-an or something else.
Finally,we have mentioned that about an efficient first cause that creates everything with energy.Also,it was propounded that how does process work after the big bang.Now,we should know that could first cause be God.Actually,development events ,that we know they have been after the first cause,could show us God is not exist.On the other hand,we can't miss out first cause's importance.In order to first cause ,that is assimilable to opening snooker game,effects to all atom's sequence.It has a big role to existence of world and nature and humanity.
If we return to essay's first sentences that are about first human's questions.We could understand to why could God be existed.Because of human's curiosity,mankind tried to answer all question.They said "where am i",and someone discovered a world like plate,even if all the planets ,that they capable to see, were round.When a someone said to "It is like a sphere,is round",they killed.They said "who am i",and someone answered that "You're God's creation that is pullulated from earth.If you don't accept his orders that will be transferred by me,you will be punished."Moreover,when somebody didn't believe messenger and messenger's orders,community choosed to punish sinful in life.In conclusion,there is no reason to convince Aquinas' proofs' anyone.If Aquinas would have lived this age,he might be refute claims about God's existance.


1 Ağustos 2010 Pazar

kaybetmek,
 iki şekilde olur
unutarak,ya da saklayarak...
sakladıysan,
veya,gömdüysen ne bilim,
bilincaltından şeytanlar,perdeler hatrını...
unuttuysan,
o şeytanları da suçlama,

çünkü,şeytan sensin,gıyabında...
birşeyler ters gitmiştir,
ya da ne bilim,
an'lar çakışmıştır,tüm tezatıyla...

ve sen,herşeyi bildiğini sanan sen,
herşeyi,çok şey eyle...
ve dinle,
unuttuysan,
yeniden kavuştuğunda,nesneye,
bir çocuğun dondurmaya saklı özleminde,
kayıp bozuk paraarı edinmişçesine,
tüm mevsimlerin,tüm çiçeklerinden,
şahane,güller açar suratında....
 sakladıysan;
yatsıya kadar yanan mumların,
sönme vakti geldiğindeki,
tüm gizli saklısıyla,
bir gerçek süzülür,
ortasından ikiye yarık kalbinden aşağı...
yalanı;vicdanına yapışmış olanı
sanki yaradan bandı sökercesine,bandajlarını ameliyat sonrası çıkarırcasına
vahim acıyla,
koparır atar,tüm gerçekler...
işte,şaşkınlık mı desen,
gençliğin,hormonlarında süre gelen şeyler,ve bilimum bahane...
işte insan,
öyle bulacaktır,tüm kayıplarını,
öyle ya da böyle,
tüm kaybolmuşluklar,canlanıp mezarlarından,
şafaktan hemen bir kac dakika önce,
yürüyüşe geçecekler,
yaşayan cesetlerin diyarına,
toplu halde,
sanki;
kıyamet ertesi gibi,
benliğine doluşacaklardır...
bil artık bunu,
öğrenme!
saklayacağına,defet!
onu....

11 Temmuz 2010 Pazar

din dediğini severim bazen,
mahşer yeri vaadidir çeken beni,
merağımdan falan değil,
günahlarına,
söylenmemişlere,
gizli kalmışlara,
yalanlara takılır aklım,
dilin ucuna gelip de yitip gidenlere...
bir mahşer yeri dileğim,
tüm nefretlerin,
küslüklerin,
bakış açısındaki suçlularını
aklasın diye...

10 Temmuz 2010 Cumartesi

toprak kahverengisi,
ağaç yeşili,
gök mavisi,

gökkuşağının tüm renkleri,

size sesleniyorum,

bundan böyle gecedir sizi aradığım yer,

karanlıktan siyahı kopardım,
içine doldurdum hepinizi...


elinde şeker,yaklaşadurmuş dedeyi gören,
çocuğun mutluluğu,

piyangoyu tutturmuş kötü hallinin sevinci,
ve bir numara ile kaçırmışın da kahroluşu,

aldatılmışın mahzunluğu,
aldatanın yüzsüzlüğü,

savaşta cocuğa kıyanın,vicdanının kalbine dayadığı
hançerin inceden içinin kıyılmaları,
ve,öksüz kalanın gözünden,tuzlu boncuk dökülürken,
kaybetmenin ve kayıtsızlığın verdiği acıyı,

dostlarıyla sofra kurmus yaslının,gencin,
boğazından aşağı akarken rakı yudumları,
parmak uclarına kadar inen memnuniyeti...

bebeğinin ilk adımını seyre dalmış annenin,
coşkusunu,ilk anne deyişindeki şaşkınlığını da üstüne ekleyip,

sınav öncesi titrer ayaklarıyla bir öss gencinin,
dramatikheyecanını,stresini;
açıklanan sonuçların,
yerleşilen yerlerin getirdiği üzüntüyü,
zıp zıp zıplatan sevincini...

ve,daha niceleriniz,
iç içe katıp da,
koca karı ilacı gibi,
çorba gibi annenin elinden,
hepinizi,

bundan böyle,
ölümdür hepinizi aradığım yer,
ya da doğum;

ya da aşk'tır vahhamiyeti denktir onlara,
kara'dır aşk,
gecedir veyahut,
tüm renklerin şarkısıdır...
terledin mi hiç,
yağmur altında yükler omzunda,
ya da açıklardan akıntıya karşı,
kıyıya doğru yüzerken,
hani terlesen de,
denizdendir,tuzlu tuzlu,
zaman öyle akıp gider,
gözeneklerinden mevsimlerin...

donakaldın mı hiç,
trenyolundan karşıya geçerken,
tren sireninde,üztüne yaklaşırken,
ya da,
karşıdan karşıya geçerken,
tam yolun ortasında,
ileri mi gitsen,
geri mi,
kararsızlığında,
son hızıyla yaklaşırken,
devasa konteynrıyle tıra karşı,
an,
zamanın sonsuzluğu ile,
bir noktada sıkışıp kalmışlığını farkettiğin an;
duyguların siyaha çalar,
karışıp kaynaşıp da,
üzüncü,sevinci,yılmışlığı...
ağlamaklı ile gülmek üzere arasında gidip gelir,
yüz hatların....

12 Haziran 2010 Cumartesi

tereddüt

herşeyi yarıda bırakabilir insan,
sigarayı mesela,
yarıda söndürebilir kültablasına,
burnuna vursa da,
sönenin çığlıkları,
muhabbetin tam ortasından,
çekip gider gibi...

ya da,
okeyin dördüncsüne aranıp bulunup,
rakiplerinin kazandığı,
zevki sefasında yoğrulduğu anda,
çekip gidebilir masadan,
istakayı masanın tam ortasına fırlatıp,
sırf sıkıldığı için...

nicelerini yarıda bırakabilir de insan,
öyle
yaşamayı bırakamaz işte,
yapışır yakasına hayat,
krizde nakite sıkışmış alacaklı gibi,
inatlaşsa insan;
rekorlar kitabı icin dizilmiş,bilmem kaç milyon
domino taşının,
beşyüzbinlerdeki parçalarını dizerken,
kolu vayahut herhangi bir uzvu çarpıp da
tüm dizdiklerinin devrilişini
başlangıç noktasına kadar
seyre dalmışçasına,
fark'ettirir insanı...
o an
tekrar dönüp düzeltemez artık devrilenleri,
dizemeyecektir inanın,
dizilecekleri...

30 Mayıs 2010 Pazar

en kötüsü de karar vermektir işte,
vermeden önce,
türlü simülasyonlarında,
yatağında,
uykusuz düşüncelerde,
düş olup çıkarsın,
dalmadan önce aldığın karar,
sabah uçup gider nöronlarında,
hayat,
paralel evrenlerde sıkışıp kalmaktır kimi zaman,
türlü olasılıklar,
akıp gider,
kararsızlıklarından...
bir gün gelecek,
ve içimizde tuttuğumuz her şey,
vurup duracak,
yüzlerine,

acaba o gün,
içlerinde mi biriktirecekler,
bizim gibi,
yüzümüze vuracaklarını
hayat bir bilmece deyip,
deyip,
deyip durma bana

bilmece dediğinin,
en azından soran bilir cevabını...
günü unuttuğum çoktur,
ayda bir de ayı unuturum,
yılı unuttuğum enderdir ama...

öyle,
unutuşum benim,
gece on ikiyi gectikten sonra,
yarın derken,o andan bahsetmek gibi değil
an gelir de,
çocukluğunda ileriye dönük hayallerinde
sıkışıp kalmışsındır,
hani yaşını,
geçip gitmiş olanı kavrayamazsın ya;
sanki takılıp,düşürüp,toz ettiğin vazo,
hala sephanın üstündedir...

biz güneş gören gecelerde,
uyuyakalmışız
dirseğimizi ısıtmış,
perdenin arasından sızan güneş...
savaş çıkacak biliyorum,
yapışacak boğazına,
yapışacak caninin,

savaş çıkacak biliyorum,

bu sefer,
masum insanlar çıkaracak savaşı,
zalim,
ah onlar,
dökülecek meydanlara,
ellerinde zeytin dallarıyla

f

kahve,
ah acı kahve,
uyandır beni

parmaklıklar arasından,
sızan yeni güne,
bir mahkumun uyanışı benimki,
uyanmakla da alakası yok hani,
yeni gün kavramına takılıp kaldım ben...
doğrulup yatağından,
esner de,
yüzüne su vurup,
yine oturur ya yatağının üstüne,
öğleye doğru,
hücrenin bir ucundan,
diğer ucuna volta atacaktır

kahve,
acı kahve,
uyandır beni,

uyumasam da günlerce...

9 Mayıs 2010 Pazar

sen onları kafana takma,
onlar öldüler,
sen onları kafana takma,
onlar ölecekler,
sen kafaya takma,
sen de yitip gideceksin,
sen onları kafana takma,
onlar doğduğunda,sen burada olmadığın için
onlar da burada olmayacak...
sen,
it herif,
yaşamana bak...

değirmene

sen yamaçtan,
ben düzlükten,
toprağı delip geçip de göğe varan,
mısırın taneleriyiz...
güneş vurdukça kurur,
kurudukça sertleşiriz,
sen de ben de,
değirmende,
öğütüleceğiz...
ilk su damlası,
emilecek dağın tekinde topraa,
ardından gelen diğerleriyle,
derelere dolup taşacak da,
çağlayacak,
çarkın dönüşünde...
umufak tanelerimiz,
kaybolup gidecek şu dünyadan,
değirmen de yıkılacak belki,
fakat akacak su,
akacak,tepelerden,
tepeleri aşındırıp,
dümdüz edene kadar,
akacak...

anneme

aylarca tıkılıp kaldığım,
güneş görmez hapishanemin,
güler yüzlü bekçisi,
nefesimi sen aldın,
suyumu sen içtin,
canım ne çektiyse,
canın çekti yerime
ilk defa ağladığımda,
yanımdaydın...
bundan sonra yediğim her yemekte,
içtiğim her suda,
hayat denen şu hapishanede sen varsın...
sen ya da ben olmasak şu dünyada,
annem kalacaksın...
gülücükler yanağında açsın,
gülyüzlü gardiyanım,
nice anneler gününe...

28 Nisan 2010 Çarşamba

çağrışa çağrışa

parfüm kokusu sinmiş iki yastık,
yorgana sarılmış koku,
sinmiş odanın heryerine,
özlem,
hatırlamadıkça,
kokmaz gecede...

erezyon,
zihinde,
sevgili üşümesin diye giydirilmiş,
çok beden büyük sweette,o koku,

hani alışır ya insan,
bir süre sonra,
reseptörleri yorulur da,
alışmaz,hiçbir zihin,
kurak nöronlarını saran,
bahara çiçek açmış uzaklardan yol alıp da gelmiş,
taşıdığı kokuyla rüzgarın,
aşındırmasına...

hiçbir deterjan,
ya da teknolojinin evrimiyle
banyolarımızı işgal eden otomat,
yokedemez,özlemin ipuçlarını...

tek bir atom tanesi
dahi kalmasa,
sırf geceyi dolduran kederin,
zihinde bıraktığı hatır,
hatırlanırda,
çağrışır...

12 Nisan 2010 Pazartesi

hisler,
düşüncelerin negatifleridir

gulibik

uyanır geçmişindeki,
bir köy evinde,
kesik kesik karelerle kahvaltı,
açar kapıyı,
levent'te bir sokakta bulur kendini,
yürüdükçe varır körfez'in
asite bulanmış atmosferiyle
duvarları deniz gören lisesine,
ilkokul öğretmeni girer kapıdan,
üniversitesinden,hiç var olmamış bir ders anlatır,
ve dalar yavaş yavaş tahtaya,
kara tahta,yeşil,bulanır,
ve dalar uykuya...
rüyasında;
uyanır pembe duvarlı bir odada,
bir çay koyar,
elini yüzünü yıkar,
kabusa çalmıştır "an",
ağır ağır,aitsizlikle karışık,
karabasandır sanki,
dışarıda soğuk bir hava...
uyanana dek,
acıyacaktır kalbi,
caddede bağırışlar...
yelkovan esner tik tak sesiyle,
ağır ağır kovalar akrebi...

rüya ki gerçek,
gerçek ki rüya...

deja vu

yürür sokakta,
tabelalar yabancı,
dev camekanlar,
ilişir gözleri,gözgöze gelir
yansıması yabancı

kanepenin altından çıkan,
tozlu poşetler içinde,
fotoğraflarda yeşerir anıları,
kendini arar o anda,
"an" tanıdık fakat,
sima yabancı

ve bir çay bahçesindedir,
yalancı güneş ensesinde,
gözünü alır cam masadan
parlayıp da,
yalnızlığı çökmüştür büsbütün,
soğur çayı yarıda...
dalıp gider yan masadakilere,
gözünü ısırır,karşılaşmıştır sanar...
yayılır implus duyularından,
kanın yayıldığı gibi suya...
an tanıdık,
tanıdıklar yabancı...

4 Nisan 2010 Pazar

nefes-i ilk

ey gidi trabzon,
tilki yüreğimin kürkçü dükkanı,

unutur bir bebek,
ilk nefesiyle,
ciğerlerine dolan acının,
ağlayışını da

unutmaz,
unutamaz,
göbek bağının ayrılıp da,
yeşile,maviye dolandığı,
yağmur bahçelerini

ey gidi memleket,
tilki yüreğimin kürkçü dükkanı

30 Mart 2010 Salı

nedir ki

dünya dediğin nedir ki,
dönüp duran bir alem,
yeryüzü,
aldatıcı düzlükleri...

dönüp duruyor,
ve dönüyor başladığı yere,
bakma sen duruyor dediğime,
mevsimlere de aldanma sakın...

hayat dediğin nedir ki,
gün gibi işte,
açıyor gözlerini ninnilerle,
kapatıyor,ağıtlar ile...

dünya dediğin nedir ki,
dönüp duran bir alem,
en heveslisi yaşamaya,
80 günde dolanıyor da,
dönüp varıyor başladığı yere...

8 Mart 2010 Pazartesi

aşk,
sigara gibidir,
henüz hiç yanmamış,

elinin sıcaklığı,
yaktıktan sonra,
çektikçe nefesine,
yarinin nefesini

aşk öldürür,ölünceye kadar...

tablanın üstünde,
cinayetin delilleri,
griye yakın siyah,
içine çeken seni...

aşk,
sigara gibidir,
henüz hiç yanmamış,

korkuluklara dayanmış,
avcunda tutup da,
rüzgardan sakındığın,
cenazenin külleri,

aşk öldürür,ölünceye kadar

dağılır maviliklere,
deniz eskisi gibi değildir artık...
denizin sıfırında,
o bank hep oturduğunuz,
seyretmeye doymandığınız manzara,
sıfır kadar boştur artık

aşk,
sigara gibidir,
henüz hiç yanmamış,

boğazında yutku,
öksürüp de atamadığın,
ciğerinde zehrin,
özlemi,bağımlılığı

aşk öldürür,ölünceye kadar

izmaritin;
dudakla birleştiği yerde,
öpüşlerin ıslaklığı...
ucunda,üstüne basıp da
söndrülecek olan,
son anların sıcaklığı...

aşk,
sigara gibidir,
henüz hiç yanmamış,

yıllar sonra,
yarısında yorulduğun merdivenlerde,
derin soluklarında saklıdır,
doktorun ışığa tuttuğu ciğer filminde,
nohut tanesi kadar bir nokta işte...

aşk öldürür,ölünceye kadar

27 Şubat 2010 Cumartesi

yaklaştı yabancı,
elleri ceplerinde,
sordu,neyi düşünüyorsun diye,
dışarıyı dedi,bildik biri,

yabancı,güldü sadece,
aynı gökyüzüne bakabildikçe,
dışarısı da içerisi de yoktur dedi

ya hücre,dedi bildik biri,

derviş misali yabancı verdi cevabı,
o düşündüklerin,evleriyle,
zaten senin gibi dört duvar içinde

peki dedi,bildik biri,
onların geçemediği parmaklıklar var mı,
çevrelerinde,
bu yüzden vardır dışarısı da,içerisi de...

bu sefer kahkahaya boğuldu yabancı,
onlar senin bu ürktüğün parmaklıklardan
buraya girebiliyorlar mı sölye!
dedi,sessizlik çöktü ardından,devam etti...

-parmaklıklar varoldukça,
ne içerisi ne dışarısı varolucaktır,
hoş,olmasalar yine de olmayacaktır ya,orası da öyle,
anlayacağın evlat,
şu parmaklıklar var oldukça,evleriniz ve hayali duvarlarınız da,
ne içerisi ne dışarısı var olacaktır,
sadece içerisi vardır,
gökyüzü de öyle....

4 Şubat 2010 Perşembe

kaktüs

çıplak ayağıyla,
bilinçsizliğin destansı afyonunda,
ebeveynlerinin gözünden kaçıp da,
sokağa fırlayan çocuk,
nasıl da gıdıklamıştı tabanını,
özgürlüğün toprağa serpilmiş çakıl taşı,
acıyla karışık tatlılığı,
o sırada yere eğilip de,
içlerinden birini seçip,
atmıştın boşluğa,
boşluğa dahi hedef almadan

buda gibi şaşkınsın şimdi,
inziva ararsın,
karanlıkta...
ah,
erkenden uyutulup da geceden saklanan çocuk,
birazcık serpilince gündüzün,
fazla bakmamak için uyarıldığın,
bileğinde tatlı sıcaklığıyla,güneşin,
yıldızlara gerdiği mavi perdeden,
ötürüdür tüm çilen...

seni senden gizlediler çocuk,
sen de masumiyetinin uzun uykularında,
kaçırdığın gecelerde,
kendinden gizlen

aynaları yok et,
sana dair birşey kalmasın,
puslu yaşamında,
ve küfret türünün;
sen harici her var olanına

sanma ki kirlettiler seni,
sen sadece,
yabandın zihninin taşralarında

ölmeye başladın,
ta ki ilk ağlayışında.
ölenlere ağladın,
öldürenlere de belki;
öldürmeye çalıştın seni,
her yeni bir senle tanıştığında...

çocuk,
yok bir farkın dünyayla,
gün sayıp,
dönüp dolaşıp varıyorsun başladığın yere;
sinapslarında var olup,
güneşten esinlendiğin umutlara yüz çevirmiş de,
yitirdiğin düşüncelerle

kan toprağı yıkarsa üzülme,
tarih sayfalarından bugüne,
vahşet;
emilir toprağa...
ne kadar kaçsan
senin kalbine de...

hatırlayıp o yitik günleri,
suratındaki kıvrımlarda gülümseme yaratman var ya hani,
onları da bırak...
onlar ki an'ı,
şu an'ı,
tüm çıplaklığı ve kiriyle serer önüne...

karanlıklardan çık çocuk,
uyuma pahsına bile...

pembe

Kar düşüyor,kar,
ve üşüyor aynalar,
dör lastik gömlmüş şehre,
bir emekçinin hayatına benziyor,
istanbul'un şu anki iş çıkışının
uzatmalı tıkanıklığı,
sayıyor yerinde,
insancık dolu minibüsler,
kimi bunalıp,intihar edercesine
atıyor kendini caddeye,
yürüyerek önüne geçiyor tüm,
binekler aleminin,
ya da donabilir pekala,
bir belediye işçisinin
hunharca açtığı,
ve acelesinden üstünü kaatmayı unuttuğu
kuyuda...
hayata benziyo dışarısı şu an,
öncesinde yaz,
ertesi hazan,
yagmur damlası,
göz yaşı,
kurulu hapislerde açılan gözler,
kar kapanın algılanışı,
ve don,ayaz bir ölümden başka
ne beklenşr,şu an...
atma kendini hey insan!
üstünü kapatan,ılığa çalmış,
sadece ayaklarınla taşıdığın
pislikten,zemini nemli,
minibüsten çıksan dışarı,
varsan gideceğin yere direnip de,
sanma ki;
ayak izin kalır,
hayat tipidir bil ki,
üstünü kapatır...
kulagım gömez oldu,burnum işitmez oldu,gozlerim koklamaz,
anlyıor msuun,
aklım karıştı işte...

memento

hayat,cakmağın gazı bittiğinde
tutku,ellerin boş kaldığında
hayat,rüzgar eserken söndürürcesine sigaranı
tutku,yokluğuna alışamadığın gözleri anarken
hayat,inat edip ellerini kanatırcasına çakarken
tutku,şarap şişesinde huzuru bulup dertleşirken çakıl taşlarını döven denizle

göz kırpar hayat,dalga geçer,rüzgara sırtını döner,bir kiriş bulup sinersin
acıtır tutku,eser rüzgar,üşürsün sarılmanın sıcağını anıp,ıslanırsın azgın dalgalarla

dipsiz kuylarda hapsedip,karanlıkta göz kırpar hayat,
yaktığın sigranın verdiği umarsız zafer sarhoşluğuyla,kaybettiklerini hatırlatırcasına

aşk damarlarında dolaşırken,karşılık bulmayınca acıtır tutku,
umursamazsın bile,penceresi önünde sırılsıklam aşıksındır,farkedilmezsin çıkmaz cama,

aylar geçer,hatırlanmışlık kalmamıştır,
gün gelir göz göze gelirsin,içinde aynı patlama,tansiyondur inip çıkmamıştır bile,
hava sıcaktır,ya da sana öyle gelir
farketmesi için,takla atmadığın kalmıştır
farketmez...

farketmemesi hayattandır,
farketmesini umursaman tutkudandır,
ne kadar göz kırpsa da,
hayat
ne kadar acıtsa da,
tutku

suç ne denizdedir ne rüzgarda,
ne bakmaya kıyamadığın gözlerde,
gercek duvarlarla kapattığı kalbinde,
her koyun kendi bacağından asılır ve kendi yününde ısınır bu şehirde,
sitem kendi kalbinedir...
suç damarlarındadır...
mahkum ise sevgi aşktır sahte parmaklıklar ardında...
ziyaretine gelen yoksa çıldırır,şarkıdır hiç duyulmamış dinlenmemiş,..
nedir ki uzuncler,acı kadar kolay yaşansa ya
sevgi,
dusunur mu ki sonlu olan,
hayat sadece karın kaldığı kadar
şehirde,

bir kitaplığın tozu gibi hayat,
nedir ki bu cılgınlık,ihtiras

cekin ellerinizi insandan seytanlar,
sarhos bırakın gunahkarları,
art niyeti atın kafanızdan,
orman gibi olsun bırakın hayat...
bazen sözleri yarıda bırakmak,
daha da anlam katar anlatılacaklara,
dinleyen azıcık da düşünsün diye kimbilir,
yarıda bırakanın tıkanmasından değildir...

rüzgar da fırtına olmadan önce tatlı tatlı eser
bu diyarlarda...
yarım kalmış kelamlar gibi yıkıcı,
bir karanlık bırakır vurmadan son darbeyi...
asılıp kalmış sigara dumanı gibi,
boş bir hücrede yanlızlığın doluluğu...
asılıp kalmış bir bulut gibi,
kapkara hayatımızın,kararttığı köyler gibi...

meyhane gibi anlıyor musun,
kim dinler ki haykırışları,
alkolun zehirlediği kafalardan
bir döşek olup kim taşır bizi,
bitmeyen gecemizde ses cıkarmadan...

asılı kaldım,nefesinle dağıt beni...
gece,
işte öyle gece,
nasıl uslanır yağmurla,
tekerleklerde ıslak düşlerin şırıltıları,
ah gece,
nasıl uslanır yağmurla,
ve ıslanır yeni yeni,
bir damla ile asfalt,
sürtünmeye dair tüm dilekleriyle,
tekerlek,
gece,
işte öyle yağmurla,
saçlarında ıslaklığı ile,
sinüzütü azmış genç kızın biri,
ıslanmış beresini çıkarsın mı,
çıkarmasın mı bilemez,
bir burun çeker yalnızlığa,
gözyaşı mıdır bulutun,
ya da kızcağızın bilinmez...
işte gece,
nasıl da uslanır şehir yağmurla,
rüzgar verir azabını,
ilk ışığıyla güneş,
tekrarını yaşatır ahiret işkencesinin,
işte şehir,
öyle gece,
ve varınca ayaz ile,
çukur ki kaplanmış buzla,
sabaha,
hani donmaya yüz tutmuş ayakların,
ilişince sobaya nasıl da,
iğneler batar hissedersin milyonlarca...
işte gece,
öyle uslanır şehir,
öyle ıslatılır ertesinde,
bir yanık türküyle,

yarım kalmış bir merhabanın,
elvedasını anarcasına....

18 Ocak 2010 Pazartesi

istanbul

istanbul ki;
bir mabed,
atalardan kalma bir hedef,
o ne kutlu ne uludur ki istanbulun taşını toprağını ısırmış,
bir sarraf olmalı istanbul'da,
galataya bakmalı görebildğin her an,
ya da roma'da,
merdivenlerde bozmalı mideni,
eminönünde camii,
sultanahmet...

istanbul ki,
aşk,
kişisi oturmuş yerine,
varsa yoksa gökdelen,
arka sokalarında gecekondu işte,
istanbul ki,
ara ki bulasın...

istanbul ki çarpık,
sevdiğiyle atışmış,
muazzam bir örgü etrafında,
kalbi devrik surların yazgısı,
nice padişahlara nice harem,
bir yanda sevdiğin kul,
bir yanda boğaz...

istanbul ki,
hasret,
bayrampşanın tarihinde yata,
üsküdar'ın beşiktaş'a hasreti işte,
bir sevgilinin gözyaşıyla ıslanmış bir şehir,
boğazın ıslaklığıyla yiter olmuş

istanbul ki,
bir türkü,
arka sokaklarında seyyar satcılarından bir çelişki,
bir ağıt ki,
asya'dan avrupa'ya,
tabanlrında yağmur kırıntısı,
istiklal'de basbas bağırır,
bir türkü

istanbul ki,
kavuşma,
ya da ülkemin kimlik arayışı,
istanbul ki dünya,
istanbul ki ülkem,
istanbul ki bir okullu gencin gözyaşı...

o ki,
o'nun tek kanıtı,
mimar sinanın yedi katlı matematiği,
yedi tepe,
yedisinden yetmişine alışkanlık,
meteliğin sıktığı kurşun insanın vicdanına

istanbul ki aşk,
eksiği fazlasıyla,
özlemi kavuşmasıyla,
tüm kötülüğü,
ve çiçek pasajında avuntularıyla

istanbul ki,
feryat,
müzeyyen ablanın
tek vuruşta indirdiği rakı'sıyla,
yüzyılların direnişi

olmak ki burada,
yaşamak ki lanet olası şu yüzyılda,
rüzgarında tuz kokusu,
boğazında bir yutkunma,varıp giden motorlarına

istanbul ki
buz tutmuş altmışların tuna'dan taşıdıklarıyla,
yürümeliydik karşıya,
tutuşmalıydı ellerimiz...

o'ki yakarış,
yakarsan da yitip gider sokaklarında,
duygunun sıfıra varışı işte,
belki de özünde yankılanışı kimbilir,

şu an istabul geçmiş,
geleceğe dair bir düş,
ki geçmişin en yanılmaz düşleri,
bir kaybolanın yaşama arzusu...

istanbul,
bir evsiz,
yırtık pırtık dışavurumuyla,soğuğa lanet,
cadde ortasında yakılmış bir ateşe,
teneke üstünde tüten dumana el uzatır,
yanında yürüyeduran takım elbiseliye aldırmaz,
ve gecip giden niceleri,
görmezden gelir,
leventin tam ortasında şu aykırılığı,
işte;

istanbul ki,
rüya değil bir düş,
vurmalı beşiktaş kıyısında avucladığın denizi,
yüzünün tüm kırışıklıklarına,
istanbul ki,
han,
hayattan gamlanıp,
bizleri ağırlayan....

devir daim

tekrarı ile,
son baharın çığlıkları işitilir kahverengi tonlarıyla,
kuzeyde,
buralarda,
kış dediğin yıl devirir,
beyazlığını örter de,bir rüyaya uyutur insanı,
kuzeyde,
yıl devrilince,
özellikle de,dört mevsimin beşiğinde,
bir genç adam uyanır güneşi arar gözlerle,
alnında muazzam sertlik,
akşamdan kalmanın çatlatıcı krampları,
öğlen sonrası kahvaltısından sonra,
sokak başında uyanık bakkalda bulamaz ya o filtresinden uzanan beyazlığı,
artacak fiyatlara göz koymuş,rafların sigaraya açlığı gibi aç,
midesi ile fazla kurcalamaz,su icip de yeniden kanına işlediği sarhoşluğıyla
kuzeyde,
kış yıl devirir,
buralarında,devrim eğrilir,boynu ha kırıldı kırılacak...

12 Ocak 2010 Salı

seyir

tuğlayı düşün,
tuğla olmadan önce,
topraktayken,
tuğla tuğla değil iken işte,
biz nasıl diyebilirdik ona,
tuğla diye

tuğlayı düşün,
ocağında kavrulmuş kıpkırmızı,
parmaklarının arasında,
duvarı yükselten ustaya taşıyorsun,
sağ elindeki,
dört tuğla içinden sağ üst köşedeki işte,
özel bir isim verelim ona,
tuğlacan diye

tuğlacan,
duvarın tekinde,
bir binanın işte özel bir ismi olsun binacan diye,
böyle çocuklu bir ailenin,ebevynlerinin yatak odasının yatak tarafındaki,
duvarcanında,
yıllar yılı üstünde sıva,
kat kat boya

şimdi tuğlacan tuğla mıdır,
toprak mı bina mı,
ya da hep bina mı kalacaktır,
deprem olsa yıkılsa binacan,
duvarcan çat diye orta yerinden ayrılsa mesela,
hatta,
tuğlacan da ayrılsa ortasından ikiye,
yıkıntılarda gezinen sen ve ben,
baksak öyle dalıp da,
tuğlacanın çehresine

toprak mı görürüz,
tuğlalar mı,
duvarlar mı,
bina mı,
ya da binalar mı sence...

ey gidi moloz,
moloz,
görürüz moloz...

kimi yıldız tozu görür önce,
ya da kayaçlar,
kimi an'ı görür,
tuğlaya,binaya bakar,da dalar gider öylece,
kimisi,
binaya bakıp da moloz görür,
birileri toprağa bakıp da,hepsinin geçmişinde
bina da armıştır belki de...

ve ben,
gördüğüme bakarım,
ne tuğlada toprak ararım ne de moloz,
ne de toprakta tuğla...
gün gelir belki de,
dikilir bütün yıkıntılar bina olmuş karşımda,
ya da gün gelir ben de geçer giderim de,
karışırız beraberce yıldız tozuna...

yanılgı

farları,dağları delen,
gecenin yolcusu,
motorundan metal sesleriyle,
bir araba dolanır şehirler arası otoyolda,
yükseldikçe,
sis çöker,
sanki bulutlarda seyreder bir uçak,
karşıda silik silik yaklaşmakta olan bir başkası,
umud eder çarpışmamaya

utanc

çocuk,
birinin yüzüne bakıyorsan,
eğer,
gözlere bakmalı;
aynada kendi yüzüne bakıyorsan,
eğer,
gözlere bakmamalı

bakamıyorsan onun gözlerine,
eğiyorsan kafanı,
yanlızsındır,
o her kim ise,
onun yanında;
eğer dalıp gidiyorsan gözlerine,
aynada,
yanlızsındır,
karşındaki her sen ise

dalıp gidiyorsan maviliklere,
ya da yeşil çam ormanlarına,
ya da nebileyim,
toprak rengine...
onun senin yanında olması muhim değildir artık,
yanlız değilsindir;
saçının teline mesela,
ya da anlındaki kırışıklıklara,
yahut,
gözlerinin altındaki çukurlara,
bakabiliyorsan,
görebiliyorsan,
aynada,
sen,zamanın an'ında buluşursun kendinle,
tanıyabilirsin artık kendini

kör eder gözler,
güneşe bakmak gibi,
einstein'in merağını sil at çocuk,
ruhunda ara kendini,
ya da;
dönüp baktığın dünyada,
bedeni sil at çocuk

asıl olan karşındaki gözlerde,
kendi yansımana dalmaktır çocuk;
kaçınılacak olan kendi yansımanda,
kendi gozlerine dalmaktır işte,
o zaman,ya kaçırırsın gözlerini,
ya da silinirsin andan,
aynadaki gibi...

6 Ocak 2010 Çarşamba

part 12

düşüncenin gelişimi ve iletişim saniye saniye birbirinden güç alıp sonsuz çarpışmalarda ebedileşiyor,var olmanın getirdiği düşünce,öncesine ya da sonrasına dair sorgu alevlendiriyor tüm
doğallığıyla toprak altında yıllarca evrimin derinliklerinde yatmış kömürü.rüzgar dünya var oldukça var ve bizden önce de sonra da var.sonsuz çarpışmaların aktivasyon enerjisi,ısının galeyana getirdiği hava;önce esti yerkürenin üstünde,yavaş yavaş toprak örttü uygarlıklara;içinde yanan ateşiyle dünya kustu tüm zehrini yanardağlarından,ilk canlı,ilk zigot,ya da herne ise ta ki onu yaratana değin çarpıştırdı,yıldız tozundan olma elementlerin bileşiklerini...insan var olan sonsuza yakın en son halkadan başka birşey değil....evrim ya da başka kelimeler yükleyin aranan anlama,darwine de sövülse yaradana da bahşedilse tüm övünçler,gelişen damla damla tüm zihinlerde barınan,ışığa yönelen bakterilerden beri,ışığa yönelen insana,güneşe tapan göçen ilkelliğine kadar gelişen bir bilinç...işte sonsuzlaşan o,var olma nedeni,ve tanrıya yüklenen sonuçlarıyla yara alan o,gelişen güç alan,kömürle,o muazzam seviyede sorguladıgımız karanlıkla öpüşen oksijen o,geçmişe ve geleceğe dair tüm sorgularımız:boncuk boncuk anlımızdan terlediğimiz,yitip gittigimiz kranlıklarda ışk tutan inanç meselesi,iltihapa güç veren kaplıcanın sıcak sularından gayrı bi sıcaklık işte,soğuk su da,kaynamaya yakın su da söndürür ateşi,ve yakamaz,alevlendiremez canına tükürdüğümün kömürünü....şimdiye kadar herşey gayet iyi gitti,insan,rüzgarın verdiği görevi başarıyla yerine getirdi,içgüdüsel tüm hesaplaşmalarıyla,ahlak ve yaşam davranışlarıyla beslediği tanrıyı sonuna değin aradı,gçtü dağlarn ardına,savaşlar verdi uğruna,matbaa da gelişti ne bileyim pusula da,einstein in da ilhamı oldu zamanında,ıraklı bir çocuğun gözyaşı da kimi zaman...tanrıyı öldüren nietzche,ve beyninin kıvrımlarında pekişen sinirsel dürtüler,ah bir bilmece düşünceleri,veyahut nice düşünürlerin işte,rüzgar ile taşınırlar 21. asrın yeni kaşiflerinin zihnine,işte insanın yokolacağı an,güneşe bakıp da yıldızları gizleyen maviliğe destanlar yazan,şiirler dizen,yaradanını öven insanın yokolacağı an,devir öncesine de sonrasına da şu an ulaşılabilme devri...insan bir ışık yılı uzaklık dönemedi güneş etrafında,ve dönemez de artık,devir bilincini toparlayıp,daha güçlü daha akılcı bir yaratığa aktarma devri,işte kapitalizm ki,gücü böler ve güçlüye paylaştırır,bilinc de böyle bölünmeli,taşıyabilene güçlüye arz edilmeli,yoksa dönüp duracak dünya etrafında,rüzgar esmeyecek daha...