9 Nisan 2009 Perşembe

soru ezgiye dair

hangi şarkısın,
hangi türde,
şiddetli mi,
ağır mı,
soft dedikleri yumuşak mı,
ya da ağırdan hızlıya,
tekrar ağırlaşan hayat gibi mi...
var mı ki bir düzenin,
insancık,
kalabalıkta yiten sesler gibi misin,
en samimi dostunla,
yürürken istiklalde,
en canalıcı sarfettiklerin gibi,
veyahut,
bir düğünde,
kemençeden vayahut bağlamadan,
insanları yerinden kaldırırcaına,
en mutlu günlerinden çiftin,
biraz da mutluluk aşılarcasına,
gelip gidenlere,
dökülen oynak bir şarkı mısın,
yine de düğün salonunun duvarlarında boğuklaşan,
dışarıdan anlaşılmazcasına,
bir arkadaş grubu,
ve güldükleriniz bir hiç akdar anlamsız,
ve bir o kadar da neşe dolu,
dostça,
ve yanınızdan geçen bir yabancının hissettiği,
lanet okur gibi,
küfeder gibi,
bilmezlikten veyahut hissizlikten,
gülmek gibi,
anlık...
ya da bir sarhoşun dilinen dökülen,
notalara en uyumsuz,
en sarhoş,
en detone,
sarıyerde denize sıfır,
bir rakı balık restoranında,
o kadar hisli,
ve o kadar yaşanırca,
o güne ait,
sadece o anlık bir sitem bir keyif,
sanat musukisi kimbilir,
ya da popa yenik düşmemiş bir arabesk,
denize vuran dalgalar gibi hissedilebilir,
dikkat kesmiş kulaklarla,
varlıı,güzelliği...
ya da yayla ile köy yüksekliği arasında,
hem ormana yüz tutan hem de çayırı bol,
dağın eteğinde bir obanın yanına iskemle atmış,
arılarının vızıltısında,
yanlız bir yaşlı gencin kavalından dökülen,
o an,
onun yanlızlığına ortak olmuşların duyabileceği,
ve insandan öte,
yaşlı genç dağların yankıladığı,
kullanılan odundan kimbilir kavalın,
o taze ve doymuş bir ezgi misin,
mutluluğuna paylaşmadığın bir haber misali,
sevindiren seni,
ender,ve sevinirmeyen senin kadar,
duyurduklarını,
lakin,
duyurmandan dolayı artı sevindiren,
neşe misali...
keşfine dairdir yaşam,
sorular ezgiye dair,
matematiğini çözmededir herşey,
kimbilir hayattır adı...

tan

sınırdayım,
tüm bağışıklığımın kırıldığı anda,
savunmamın çöktüğü,
zaferine boyun eğdiğim adayım,
tüm zehirlerin...
söylenmişliklerin altında ezildiğim anda,
alkolün hissizleştirmesine sığınaraktan,
ertesi güne,
dolu dolu yaşayarak hislerimi,
zincirin kopuşunu ağır ağır seyreder gibiyim,
zihnime vurduğum kafeslerden...
son yudumda son nefesi yaşar gibiyim,
her yudumda son yudumu yaşamayı yeğleyerek...
hiç bitmeyen 2009 kışına küfrederek,
içimdeki sıcaklığı kaybetmeye duyduğum nefret,
ve niye soğur içim bu kadar hissederek sorularıyla,
güneşin doğuşuna nalet eder,
bir yarasa gibiyim...
ya da aydnlanan tan yerinde,
ışığı ezilen ateş böceği gibiyim,
uzaktan seyredenlerin gözünden silindiği...
işte tan yerindeyim,
sınırdayım,
ışığım sönmese de sönmüş gelir olmuş,
nefes alışlarım öksürüğümle boğuşur olmuş,
ve ciğerimden dökülen zehir,
ya da balgam dedikleri mukus,
her yutkunuşumda,
içime dolar olmuş,
zararlı mıdır,
zararsız mıdır bilmem,
üşenmem lavaboya gidip gelmeye...
işte,
sana söktüğüm her sözcük,
içime doldurduğum her vakit,
zararlı mıdır bilmem,
sana söylemeye gidip gelmeye...
sınırdayım veyahut sınırındayım,
adımımı ileri mi geri mi atam bilmem,
ve ikinci bira...
içsem mi içmesem mi bilirim,
bira kalmayana kadar içmek,
evet,
en alkolsuz,en tatsız,en yavas
sarhoşlığumla ilerliyorum sana,
zehir,
evet zehir,
dol içime,
veyahut,kal,
art öylece,
seni ancak ben yaşatırım,
ben bildikçe var olur tüm sınırlar,
ve ateş böceği,
gün geçer batar yine aynı yerde,
ışığına küfrettiğim güneş,
orda mı olur,
ateş böceği,
olmaz mı bilmem...

yutkunmak

bakışlarını kaçırmasına dair tüm söyleyeceklerim,
tüm duyduklarım,
kulağımdan içeri süzülürcesine,
yüreğimin altından baskı yaparcasına,
damarlarımda dolanıp da,
bilinç altımdan fısıldanan sözcükler...
kaçırmasındaydı herşey,
aynılığımıza dair hissedebildiklerim,
ve korktuklarım aynılığımızdan,
kaçırmamdaydı belki de,
ya da sistematik bir şekilde kaçırmamızdandı,
göz göze gelmememiz,
önünde oyalanacağı bir dergi vardı,
sayfalarından dökülen sözcükleri anlayabildiği kadar,
camın önünde yukarı tırmanan ağaçların,
üstteki düzlüğünde seyreden kuşları,
görebildiğim kadardı,
miyop seyirimle...
bir sebep aranmayacak kadar,
hiç dolu,
sebepsizdi,
boştu yaşanmışlıklarım,
belki de rüyalarımdan azıydı...
fakat hep aynı soru etrafında döndü durdu bilinc altım,
neden aynı ev,
neden aynı apartman,
aynı şehirden miydi kimbilir...

4 Nisan 2009 Cumartesi

kusmak

gününe mi,
dününe mi bir şarkı tutturmuş,
senliğim,
damarlarımdan kusuyorum,
kalbime işliyor baskısı,
sonra karnıma iniyor,
daha sonra sol gözümün üstünde hissediyorum,
yavaş yavaş,erir bir buz gibi...
kusuyorum

işaret parmağım ile orta parmağım arasına sıkışmış sigarayı,
sana inat,
senden yüzden,
sana bir ıslık tutturmuş da kurumuş gibi,
dudaklarımın arasından kurtarmaya
çalıştıkça zehri filtreli silindirin ucunda yanan,
tutunur dudaklarıma,
işaret parmağım ile orta parmağım,
yanar,kavrulur,
közünde zehrinin...
rüzgardan mıdır esen yüzüme,
ıslıktan mıdır bilemem...

ve ben ikinci bir harekette,
orta parmağım ve işaret parmağımı,
rüzgara tutup,
hafif üflemeler sonrasında,
közün bende bıraktığı,
zehri,külü,
rüzgara karşı silkelerken,
hayali bir küllüğe,
dağılan toz ilişir saçlarıma,
küllenirim,
lanet okurum rüzgara,

bir kez daha dudaklarıma iliştirmeli miydim,
bir daha çekmemeli miydim içime bilmem,
ve sonrasında,
inat edercesine tekerrüre
dilimin ıslaklığıyla,
nemlendirdiğim dudaklarıma,
hiç olmayan,mevcudiyetsiz azmimle
ayak parmalarımın soğukluğunda,
kalbimden mideme doğru bir ateş topunu özlercesine,
yanışını umut ederken
işaret parmağımla orta parmağım arasını,
çekerim,
kusarım içime...

2 Nisan 2009 Perşembe

kimlik yerine

her geçen saatler kadar,
dolan bardaklar sayısınca,
yakılan sigaraların zehrinde,
kitap sayfalrı çevirircesine geçen günlerin,
bitmezcesine kitap,
duran saatlerin,
yılgınlığında,
uzun yol şoforü misali,
dur diyip de uyumak saatlerce,
yeni gelecek olan günün,
yalnızlığına ve boşluğuna

bir ressamın tuvali kadar boş hissettiklerim,
uçurumdan aşağı göz kırpan,
kayaya tutunmuş bir çalı kadar,yitik
onun kadar azimli değil tutunma sebebim,
yokluğunda düz ovanın dağlarının,
hayal kadar,yağmur kadar,dolu kadar,kar kadar
sulu,ıslak,
değil;
damla kadar,sabahleyin yaprağa tutunmuş,
çise kadar yani,
varlığım...

sokaktan geçen insana yabancılığım kadar,
kendine yabancı,
ellerine dönüp baktığında,
izleri kadar yaşadıklarım,
farketmediğim ve bu nasıl oldu dediklerim kadar,
geçen günler,

sınırlar gibi,
mayınlı,boş,
yanlız,
geçilmez,
ulaşılmaz,
her kararım,her yapacağım,yapabileceklerim...

temkinsiz adımlarla yürüyorum sana,
dönüp baktıkça aynılaşan,
hayatın sonu dedikleri,
bayağılığın parmaklıkları...

bir sayfayı defalarcasına,
okur gibi,bıkarcasına,
yakacak olurcasına
her sayfayı,aynı sayfaları,
o günleri;
defalarcasına lanetleyerek,
uzaklaşıyorum senden,
doğum denen,
katakulliden mucize...

hani yüz metre koşucusu için,
oynar ya rekor saniselerde,
bin metreci için saniselere
bağlımıdır süregleen rekorlar,
işte saniseler,yüz metreciler için ne kadr büyükse,
o kadar zor geçer benim için,
katakulli ile parmaklıklar arasında,
süregeçen,
uyanmaya korktuğum rüyalar...
rüyalar kadar saniyelercesine uzun gelen,
kare kare akan bir film şeridi gibi hayatım,
susarcasına,üstüne tuzlu yiyip yiyip,
su ararcasına...
kururcasına bir nehir,
varmazken üzerinde seyreden bir yaprak,
iki kayanın arasına sıkışmış,
yağmuru beklercesine...

yardımlarına teşekküren

ey kıvırcık saçlı,
gülümser yüzlü,
kırık dilli,
kalemine yandığım,
benden yardımlarını esirgemeyen,
aynı yolun bekçisi olduğumuz,
seçimde oy sayarken,
yanımdan ayrılmayan,
bahtiyar kız,

sana kız diyebiliyorum,
eve bana kız,
çünkü üç günün uykusuz saatlerinin eseriyle,
lütfedip de adını soramadığım için,
kız bana,
ismimi zikredip,
her dönüp baktığımda,
yahu senin ismin ne diye sormadığım için kız bana,
hayal mi gerçek mi neydi,
geçen saatler,
bitişi kadar gerçek,
üstüne uyyuduğum kadar yılgın,
ve yetiştiğim 500t kadar son zamanda,
karşıma çıkan sen,
unutup unutup hatırladığım sen...

tekrardan

kusarken yiten zamanı,
güneşe dairdir herşey,
batıp doğmasına bakar olur günler,
ve uzar seçim sabahı
geceler kısalmıştır,
gündüzler uzamış,
gecen,
günün;karanlığına doyamadığın,
kısalmıştır...

hayallerinde bir gün kurarsın,
paltonu çıkaracak kadar gelmiştir,
bahar ;açan çiçeklerin kokusu vurdukça burnuna,
ısınır için,
ve lanet edersin kalın giyindiğine,
ve rüzgar;
rüzgar güneşi kırsın istersi,
kışları anıp,gündüzüne lanet,
küfür,
soğuk istersin...

bir sigara yakıp,sahile dinlenen ağaçlar gibi,
yalnızlığına bir çiçek açarsın,
bir çaybahçesinde,sigaranın dumanına selam durmuş vapurlara,
aleykum selam dercesine,
çeker ve bırakırsın dumanı,
zehirlerinden arınırcasına,
gülümsersin güneşe,
boğaz kenarında üşenmemiş oturmuşsan,
istanbulu dinlersin,gözlerin açık,ve
gözlercesine,inip binenleri,
bir tinerci yaklaşır elinde sandığıyla,
uzaklaştırmak için verdiğin sigaraya yanıp,
bir daha yakıp,
arda gelen yalnızlığın şerefine olsun diyerek,
beşiktaş'ta,
temsili topların eteğinde,
bankın üstünde,
suya kenar durmuş kolkola,boyun boyuna iki sevgiliye,
selam durmuş seyre dalmış,
imrene koymuş bulursun kendini,
sevginin sıcaklığımıdır,
güneşten midir,
sigaradan mıdır
yoksa ısınaduran tneek kutudaki biradan mıdır
nedir,
kederlenirsin,
ve bir türkü tutturursun içinden,
dudakların oynar,
hafif de ses çıkar inceden,
duyulup da deli sanmasınlar diye,
fazla oynatmamaya dikkat edersin dudaklarını,
ortalarına doğru,
canalıcı yerlerinde,
yalnızlığın bataduran güneşine inat,
varsın deli desinler der,
yükseltirsin desibeli,
işte o an,
bir göz,gözgöze gelir,
sıcaklığı güneşten daha da ağır basar,
hissedersin,sıcaklığını,
miyoptan mıdır nedir göremezsin,
ama hissetmenin verdiği kaygı,
ve utancı gözgöze gelmenin,
tarafı değişir bakışlarının,
şarkı değişir,kesilir belki de,
yaklaşan tinerciye inat,
kalkarsın yerinden,senin beklediğin
veyahut seni bekleyen bir otobüstür,
varacağın karanlığa yoldaşın...