30 Ağustos 2009 Pazar

üç gölge

geceye gölge getiren aydır,
kimi zaman da yıldızlar,
ve insandır suçlusu;
yeryüzünün bir ağacı üç gölgeyle,
ağırlamasının,
en karanlıklarda...

eşya

bu dünyaya aitliğimiz,
yahut ait hissetmemiz
içindir
eşya,
dünyadan bir parça,
ne kadar şık duruyorsa
üstümüzde
o kadar yakışmışızdır dünyaya,
mobilyalarımız kadar yenidir
en yakınlarda mutlu hissettiğimiz an
kendimizi...
yuva;
kapandıkça dört duvar ardına,
büyüdükçe gözleri,
yükseldikçe ve gözlenebildikçe şehir;
oralıyızdır artık,
evleniriz dünyayla,
sonsuz bir katolik yeminiyle...

hayata aitliğimiz,
ve eşyadan uzaklığımız;
eşya,
ve korumak için hiçi,
çekinerek kaybetmekten,
dört duvar arasında,
dört duvardır eşya,
içinde yaşar insan korkusuyla...
çıkabilmek yola,
terkedebilmek şehri,
uyanmamak yeni güne
korkularımızla
dair dünyaya;
soyunup koşmaktır işte,
sınır yokçasına,
durmazcasına...

insanlarla bağlarımız
dunyaya ve hayata aitliğmiz
arasında gidip gelir,
sevgi,
dünya,
hayat,
üç maymun...ve duyulur eşya...

25 Ağustos 2009 Salı

has has

kalabalıklarda,
her ses kulağında,
ayak sesleri,
telefon konuşmaları,
hunharca muhabbetler,
kornalar,
kafasında dönüyor hepsi;
sıkma programında takılı kalmış,
eski bir çamaşır makinasının yanında bağdaş kurmuş,
diniyor dünyayı...

yabancıların yüzünde kırışıklıklarda gözleri,
gözlerinin hareketlerini izliyor,
dudaklarında kimi zaman,
aynı anda hep ellerinde;
tiyatro eleştirmeni havasında,
oyuncularını gözlüyor son perdenin...

yüzünde mona lisa saklı,
söylev verircesine sallıyor elini kolunu,
donuk bakışlar,
manasız kafa sallamalar,
evet,he,evet der gibi;
yabancı bir şehirde,yabancı bir dilde,
eski bir vakitte,iftar öncesi yemek yiyecek
bir yer arar gibi,yoruluyor...

farkındalık böyle bir şey işte,
bazen dilsiz,bazen sağır,
bazen de kör...

20 Ağustos 2009 Perşembe

tablo

bir manzara,
güneş yok,
su da,
gökyüzü de,
güneş renginde,
hiç bir ağacın yeşili de,
çalmamış güneşin rengine...

ve martılar,
havada,gökyüzüde gölge...
onlar da çalmamış sarıya...

bir ülke,
umut yok,
hayat da,
ergenler de,
ümidin renginde,
keyfi yerinde olanlardan da,
hayır yok,geleceğe...

ve çocuklar,
yolun başındalar,yeni yetme...
ümitsizce gülümsüyorlar sadece...

damlaya dair

birikintisinde kalır mı dersin,
buluttan ayrılan,
yere varan,sağnak bir yağmurun ilk damlaları,
yağmur ertesi...
sonu gelmez bir pembe dizi gibi,
tekrarlanan hayat denilen pencereden seyrettiğin,
tek kanala mahkum yetmişlerin hanelerinde
akşam yemeği ertesileri gibi;
gölcük,
gölet,
göl,
önce güneş sonra rüzgar,
ve çöl...
ilk damla,ilk kare
sen ve çorak,
çorak toprağa varan ilk damlaya düş kuran sen,
kalmaz ama tekrar düşer mi dersin...

eşik

ölüme dairdir doğum,hissetmek,acı,yabancılaşmak;
bir anlığına saniyelerin,saliselerin durduğunu hissedip,
odaya,dörtduvara,
veyahut açık bir alan fakat hayali bir zindana,
kısıldığını hissetmek.
yabancılaşmak...
ilk defa denize atlar gibi,
boğulmaya yüz tutmak,
ve seni yukarı çekecek tuzlu su bile bulamamak;
hepsi doğuma dairdir...
ölüm ise hissetmemeye,
sabaha karşı dalınan bir uykudan kalkmazcasına,
güneşi görmezcesine;
uykuya dalmak için çabalamadan,bir anda,
saatlerce karanlığına gömülmeden bir sünger parçasının üstünde,
sızmak öylece,ölümün provasıdır...
hissizliği hissettiğin o an,
hayata dair her şeyin yok olduğu o an,
frkına vardığında işte,
kusmaktır herşeyi,
öylece içine...

19 Ağustos 2009 Çarşamba

döngü

açık bir tepe,
her yerde rüzgar,
ben başak güneşte kavrulmuş,
zaman hissettirdikçe kendini,
pervanede,
döngü,
yel değirmeninde,
döngü,
o kaçınılmaz döngü,
undan ekmeğe...

kedar

zaman değişir,
mekan değişir,
insanlar değişir,
an,
değişmez

çalışkan bir arı uyanır yeni güne,
bulutların arkasında gizlenen güneşle,
yaprağından uyuklayan bir karıncaya doğru,
bir damla ayrılan çiçeğe konar,
özünden bir fırt çeker,
yeni güne dair bir sigaradan çeker gibi,
çiçek değişebilir,
yıllar sonra torunları konar belkide,
aynı yerde o çalışkan arının,
belki heyelan olmuş da mekan da değişmiştir,
ama özden ilk yudum,
o an,
çiçekten bala uzanan serüven,
değişmez...

çakmak taşı crickerda çakar bulur kendini,
çakmaktan atmosfere fırlayan gaza,
tutuşur fişeğin fitili,
ve yükselir göğe doğru kendiini bilmezce,
aydınlanır gök yersizce,
kül olana kadar havai fişek,
çakar gözüne,
tarih değişmiştir,
sahile taşınmıştır şenlik yeri,
sen,
değişmeyen tek şeyin değişim olduğuna yanan,
sen de değişmişsindir,
o an,
zamanın durmasını istediğin,
geriye sarmasını istediğin,
gözlerinin kapanmasını ümit ettiğin;
damarlarına zehir pompalayan
üzünç dolu bir ağrısına boğan
kalbin dursun diye,
o an,
zamanın,mekanın,insanın
değişmemiş hissettiğin
sanki,
gözlerini biraz önce kapatmış da
uzun hayallerden uyanmışsın gibi gelen o an,
değişmez...

zaman değişir,
mekan değişir,
insanlar değişir,
an değişmez...

6 Ağustos 2009 Perşembe

aşka dair

doğup doğmamayı seçemezsin ya,
ya da ölmemek istesen de elinde değildir,
aşk da öyledir işte,
doğum kadar mühim;
ölüm kadar vahim...

yazmalı

ayakkabılara yazmalı,
dar gelip de rafa kaldırdıklarına,
veyahut,taraklı ve uzun parmaklı kalıbınla,
kenarlarından hava ve gün ışığı sızdıranlara,
çöptekilere yazmalı...
dar gelip de başkasına verdiklerine de yazabilirsin,
veyahut,abilerine olmayıp da ayağına oturanlara,
yıllar sonra,köydeki evde çatıda eski tahta bavulun içinde,
tozlu halde bulduğun,el kadar kazağa yazmalısın...
diyarbakırda,
doksanlarda,çermiğin dağlarının ardında,
kuşluk vakti kalkan,minibüse hazırlanırken,
kış ve sabahın davetlisi,
karasal iklimin,en kuru,ayazında;
kırmızı,ayakkabı hizasından kapüşonuna kadar,
lojmanın yanındaki ağacı sardığı gibi sarmaşığın,
sıcak ve yünlü öpüşleriyle,giydiğin,
bir başkasına küçük gelmiş de,senin olmuş,
gocuğa yazmalısın...
pantalonuna verilmiş sokak sıfatını,
hatırlarsın belkide,
paçaları çorap hizana,
yamaları esklerinden sökülmüş olanı,
düşmelerinden şortun yasak olduğu günlere,
yazmalısın...
elde olan yumakların,
renklerine,ve desenine bakılmaksızın,
zaman zaman üstünde denenip,
kolları oluyor mu diye test edilen,
anne kokusu sinmiş kazağını da hatırlarsın,
vucuduna degdikçe,huylandıran,
raflara kaldırdığın...
ayakkabıya yazmalı bence,
büyüme tehlikesine karşın,
parmak uçlarında,
bir çocuğun hayal dünyası kadar boşluk yatan;
ayda bir kaç kez giyinebilen ayakkabıya...
ya da kol saatine,
parlak,
camının çizikleri kadar eski,
cici,
bir kol saatine,
gizlendiği yerden,aşırıp,
sokakları gezdirdiğin kolsaatine,
ve o günde,
aksiliğin zirvesinde,
bir an için kaybettiğin,
ve ararken kendini de kaybettiğin,
korku dolu o güne de yazabilirsin,
pim takmayı öğrendiğin o günlere...
hatırlamalı ve yazmalısın,
o cici günlere...

zindan

rüzgar,
dört duvar arasında özlediğin şey,
saçlarında;
bulut taşır en karasından,
yağmur;
çamur toprağa değdiği an,
bir şırınga gibi emer ağaç;
kütüğüne kütüğüne...
güneş,
yaz,sonbahar,ve yaşlanır ağaç,
zaman,o andan sonra motor sesi,
talaş kokusu,
zaman eskitir herşeyi...
önce kökünden,
sonra da selülözünden,
ayırdılar garibi...
kağıt,
bembeyaz,saf;
ağlayışında günahın zerresi bulunmayan,
memeye aç bir bebeğin,
yaşanmışlıkları gibi,
boş...
sonra defter,
garibin arda kalanlarından,
dört ayaklı minik bir masa üstünde seni bekler...
sen,
kaleminle sen,
ertesi günlerini çalan sınavlardan müzmin,bunalmış,
ah sen...
kurşun kokusu,
sürüp giden hayatın kadar,karaladığın defter,
ah rüzgar,
sen nelere kadirsin..

5 Ağustos 2009 Çarşamba

yoktun

dün seni aradı,
rüzgar gecede,
bulutuna değdirdi hiçyere,
çöl düşüncelerimin denizinden,
kopan kum tanesini,
üçüncü gözümün...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

sen ve da

sana baktığımda,
kaçıyor gözlerim,
yersiz titriyor yüreğim,
eski-mo oluyorum birden,
kırkbirinci ismini seçiyorum,
kar oluveriyorsun,
her yerdesin...

seni andığımda,
ürkek bir çinli oluyorum,
damarlarımı hun kaplıyor,
örebildiğim kadar setle,
koruyorum kendimi,
alfabem oluyorsun,
sayısız sen...


seni hisstettikçe,
mekke'de şeytan taşlar
buluyorum kendimi,
mümin oluyorum birden,
yüzüncü ismini seçiyorum,
o,oluveriyorsun,
küfür oluveriyorum...

sesini duyduğumda,
kulağından kan sızan,
savaş gazisi oluyorum,
bombardıman ertesi,
çığlık oluyorsun,
ilk ve tek işittiğim,
yanık kokusu,
kül duman her yanım,
savaş veriyorum...

seni hatırladığımda,
uykusuz bir gecede,
buluyorum kendimi,
ipek yolunda gezgin oluyorum,
bin ikinci defa dinliyorsun,
masallaşan hislerimi...

1 Ağustos 2009 Cumartesi

gece

her gecenin
güneşe doymuş sabahlara uzandığını;
en kara bulutların arkasında,
açık bir gökyüzünün var olduğunu bilmek...

her öğlen vaktinde,
burnuna vuran ilk damlalarla,
bardaktan boşanırcasına yağan bereketten,
sakınacak bir çatı uzantsı,ağaç gölgesi arayan;
uçan memeli misali,
gecelere uyanan,
insan evladı için yeterli midir...

o sadece gün batımının kesinliğine inanmıştır,
veya yağmurun yağacağına,
sonsuzluk da değil,
tekerrürü kavrayabilir mi...