ayakkabılara yazmalı,
dar gelip de rafa kaldırdıklarına,
veyahut,taraklı ve uzun parmaklı kalıbınla,
kenarlarından hava ve gün ışığı sızdıranlara,
çöptekilere yazmalı...
dar gelip de başkasına verdiklerine de yazabilirsin,
veyahut,abilerine olmayıp da ayağına oturanlara,
yıllar sonra,köydeki evde çatıda eski tahta bavulun içinde,
tozlu halde bulduğun,el kadar kazağa yazmalısın...
diyarbakırda,
doksanlarda,çermiğin dağlarının ardında,
kuşluk vakti kalkan,minibüse hazırlanırken,
kış ve sabahın davetlisi,
karasal iklimin,en kuru,ayazında;
kırmızı,ayakkabı hizasından kapüşonuna kadar,
lojmanın yanındaki ağacı sardığı gibi sarmaşığın,
sıcak ve yünlü öpüşleriyle,giydiğin,
bir başkasına küçük gelmiş de,senin olmuş,
gocuğa yazmalısın...
pantalonuna verilmiş sokak sıfatını,
hatırlarsın belkide,
paçaları çorap hizana,
yamaları esklerinden sökülmüş olanı,
düşmelerinden şortun yasak olduğu günlere,
yazmalısın...
elde olan yumakların,
renklerine,ve desenine bakılmaksızın,
zaman zaman üstünde denenip,
kolları oluyor mu diye test edilen,
anne kokusu sinmiş kazağını da hatırlarsın,
vucuduna degdikçe,huylandıran,
raflara kaldırdığın...
ayakkabıya yazmalı bence,
büyüme tehlikesine karşın,
parmak uçlarında,
bir çocuğun hayal dünyası kadar boşluk yatan;
ayda bir kaç kez giyinebilen ayakkabıya...
ya da kol saatine,
parlak,
camının çizikleri kadar eski,
cici,
bir kol saatine,
gizlendiği yerden,aşırıp,
sokakları gezdirdiğin kolsaatine,
ve o günde,
aksiliğin zirvesinde,
bir an için kaybettiğin,
ve ararken kendini de kaybettiğin,
korku dolu o güne de yazabilirsin,
pim takmayı öğrendiğin o günlere...
hatırlamalı ve yazmalısın,
o cici günlere...