27 Eylül 2011 Salı

keski

keskin bir bıçak
ile
delici bir çivinin
farkı
bıçak ile bir yeri oyamayacağıız
ve
çivi ile bir yeri kesemeyeceğiniz
gerçeğidir
bazen öyle acılar hissedersiniz ki
böğrünüzde
kesilmek ile oyulmanın
tümleşik saldırısına maruz kalmışçasınadır
ne bıçağa
ne de çiviye aittir
geçmiş,
ne kesilebilir şu an ki hayattan
yarıp dururken an'ı,
ne de çivi sökebilir
geçmişe saplı bir çiviyi...

polyanna

hiç rüyasında kendini cimcikleten var mıdır?
ciddi ciddi,
ve hissetmeyen o cimdiği,
anlayan bir rüyada olduğunu...

peki darbe üstüne darbe yiyip de,
artık hissetmezken acısını,
var mıdır ki,
sanan kendisini bir kabusta,
uyanmaya dair bir rüyaya,
ddalan var mıdır hiç?

yağmurlara

bir sen varken senden içeri
sen istediğin kadar karar al,
seyrederken kendini
sanki bir asansördeymişcesine,
inip dururken katları
tırnaklarını yapıştırmak
tutunurcasına
yukarı bildiğin hayatına
teması tırnak uçlarının
demir veyahut betonla
cızırtı içini oynatan...
hissetmek öyle
inip dururken
seyrederken...
sen varken senden içeri,
karar almışsın
sene ne?

planların ve sen,
yapacakların...
yapmayacakların,
yapmamalıların,
hissetmemelilerin,
mantığın,
sen ve sen...
inerken asansörle,
hangi kata basmıştın ki sen?


öyle bir denklem ki bu,
hazzı sırrında saklı,
sırrı gülün açmasına dair:
gül açar güneşe...
dışarıdan bakan,
kerameti güneşe bağlar,
güneşe bağıl bir mucize,
gül bile kendini güneşe aşık sanır,
lakin,
içeriyi gören bilebilir ancak,
güle güneşi gösteren topraktır,
dönüp durur divane,
köklerine sarılıp da gülün,
tur attırır dünya ile...


biliriz ki,
güneşe aşıklar gezinir,
toprak;
nam-ı diğer yeryüzü üstünde...
kimileri de köklerine iner istisnadır
bunun gibileri...

senden içeridekine
kapılıp kalmak,
güneşe uçmaktır,
mumdan kanatlarınla,
sonsuza varan mücadele
ve karar mercileri ise
köklerine tutunmaya çalışıp
yirmibirinci yüzyıl karmaşasında
yerli hayatına devamlılık çabasıdır,
kardeş gibi toprakla...

hepsine sahip olabilirdik...
eğer yağmuru cidden anlayabilseydik,
o ki zaman zaman seldir,
zaman zaman yoktur...
zaman zaman sabahın ilk ışıklarında,
çiğ olur...
yağmura katlanabilseydik,
hepsine sahip olabilirdik...

şu küresel ısınan dünyamızda,
ne yapacağını kestiremezken,
cidden,
onu sevdiğimizden,
bağrımıza basabilseydik,
tüm yanar dönerliğiyle...
kabullenebilseydik,
dünya ile güneş arasındaki husumetin eseri
olduğunu
kararsızlığının yağmurun,
o zaman
hepsine sahip olabilirdik...



17 Eylül 2011 Cumartesi

şimdi anlıyorum mapusluğu,
o her an af bekler,
dışarı çıkma ümdinden ötürü değil;
ertesi günün de daha kötü,
daha mahkum geçemeyeceğini bilmekmiş,
dayanabilmenin iksiri

güzel günler göreceğiz değil,
daha kötüsünü göremeyeceğiz,
daha ayrı düşemeyeceğiz,
daha uzak olamayacağız,
ve,yine de gülebileceğiz...
geleceğini süzmek şu andan
buzlu camın arkasında bir manzaraya seyre dalmak,
gibidir.
var etmek kime mahsus bilmiyorum,
lakin var olanı yok edebilmek,
bana mahsus değil...
baharın bittiğini,
güzde anlamak;
bakarken dökük yaprağıyla,
kurumaya yüz tutmuş dallarına,
çiçekler ne zaman yokolmuştu ki?
olabilecek en iyi şeyi getir aklına,
elde ettiğin anda,
olabilecek en kötü şey gerçekleşmiş olur,
kaybetmek fiili girer devreye,
korkusu dahi zehirlidir

9 Eylül 2011 Cuma

dün ne yediğini hatırlayamazken,
"o" günü dün gibi hatırlamak,
"o" güne uyanmış gibi uyanmak her güne;

başı henüz kesilmiş bir tavuğun
gövdesinin hareketine benzer,
yaşama uğruna attığı adımlara...

ya da

bacağı kesik bir kazazedenin,
maraton koşuşu gibidir rüyasında,
iki ayak üstündeki duruşuna şaşırmadan...

faça

yerini belirleyemediğim acı,
dönüştü ıstıraba,
uyandığımda o'nla,
uyudum mu diye sordum kendime,
anlıyorum ki şu an,
uyanamamışım hala...

böylesi yaranın izi de olmaz,
varlığıya mevcudiyeti
böğrüne işler hissi

bu yüzden,
kabul edilebilir,
bir insanın,
kendine belirgin bir hasar vermesi,
bıçak ile,
ateş ile,
iğne ile...

isimlendiremezken dahi,
resmine bakabilmek,
huzura eriştirir kimbilir

7 Eylül 2011 Çarşamba

tasvir

bir an vardır ki,
suda yürüken,
süngerden bir gemiye dönüşüverirsin,
saçların ıslanana kadar,
battığını anlayamayacaksındır...

bakmayın an falan dediğime,
dünya saatinde kimi zaman yıl sürer,
yaşadığını hissedemezsin,
öncesi önüne perde çekilir,
uyku,
batarsın,uyur gibi...

böyle anlara sebebiyet veren
bir iki vaka sayılabilir
misal,
ayrılık,
ölüm,
ihanet,
ve,
vesaire...

böyle anlara sebebiyet verdiğinden ötürü,
kurulabilir,
cümleler,
ayrılık ölümdür,
ölüm de ayrılık,
ihanet vesaire...
denkliğindendir etkilerinin,
insan nezlinde...

fakat,
o an değildir,
insanı çileden çıkartan,
öyle yüzyıllar sürüşü,
hissiyatsızlık,
falan,
filan..
saçların ıslanmasıdır;
yani tezahürü battığının...