27 Eylül 2011 Salı

yağmurlara

bir sen varken senden içeri
sen istediğin kadar karar al,
seyrederken kendini
sanki bir asansördeymişcesine,
inip dururken katları
tırnaklarını yapıştırmak
tutunurcasına
yukarı bildiğin hayatına
teması tırnak uçlarının
demir veyahut betonla
cızırtı içini oynatan...
hissetmek öyle
inip dururken
seyrederken...
sen varken senden içeri,
karar almışsın
sene ne?

planların ve sen,
yapacakların...
yapmayacakların,
yapmamalıların,
hissetmemelilerin,
mantığın,
sen ve sen...
inerken asansörle,
hangi kata basmıştın ki sen?


öyle bir denklem ki bu,
hazzı sırrında saklı,
sırrı gülün açmasına dair:
gül açar güneşe...
dışarıdan bakan,
kerameti güneşe bağlar,
güneşe bağıl bir mucize,
gül bile kendini güneşe aşık sanır,
lakin,
içeriyi gören bilebilir ancak,
güle güneşi gösteren topraktır,
dönüp durur divane,
köklerine sarılıp da gülün,
tur attırır dünya ile...


biliriz ki,
güneşe aşıklar gezinir,
toprak;
nam-ı diğer yeryüzü üstünde...
kimileri de köklerine iner istisnadır
bunun gibileri...

senden içeridekine
kapılıp kalmak,
güneşe uçmaktır,
mumdan kanatlarınla,
sonsuza varan mücadele
ve karar mercileri ise
köklerine tutunmaya çalışıp
yirmibirinci yüzyıl karmaşasında
yerli hayatına devamlılık çabasıdır,
kardeş gibi toprakla...

hepsine sahip olabilirdik...
eğer yağmuru cidden anlayabilseydik,
o ki zaman zaman seldir,
zaman zaman yoktur...
zaman zaman sabahın ilk ışıklarında,
çiğ olur...
yağmura katlanabilseydik,
hepsine sahip olabilirdik...

şu küresel ısınan dünyamızda,
ne yapacağını kestiremezken,
cidden,
onu sevdiğimizden,
bağrımıza basabilseydik,
tüm yanar dönerliğiyle...
kabullenebilseydik,
dünya ile güneş arasındaki husumetin eseri
olduğunu
kararsızlığının yağmurun,
o zaman
hepsine sahip olabilirdik...



Hiç yorum yok: