dalga oldu,
yüreğinden mi ses tellerinden mi
bilmediğim haykırış
sevda ötürülü
himalayasının zirvesine
çarptı yüreğimin.
noktasal bir kuvvet
fiziksel bir yumağa çevirdi o an,
yumruk büyüklüğündekinde bir çıkmaz yarattı,
tümünü eritecek kadar,
lakin öyle olmadı...
patates büüyüklüğünde
söküldü sevdalarımdan,
ve yuvarlandı
eteklerine
kandırıp tüm tanelerimi,
sanki onlardan biriymişcesine,
başlangıçta,
futbol topu büyüklüğündeydi,
yuvarlandıkça;
büyümemesi düşünülmezdi...
işte,
çıkmazların en büyüğü,
cesaretin,onurla kesiştiği yer,
durabilmek önünde
bir çığın kaynağına yakın bir mevkide;
ya da,
seyreylemek çekilip,
gidebileceği,
kanserli bir hücre gibi
koparıp kendine katabileceği
sevgiden kin'e,kıyamamaktan incitmeye
olan yolculuğunu,eteklerinde...
çıkmazlar,
kelebeklerin kanat çırpışlarına terk edilmeli...
durmak,
açıp da kollarını,
dikilmek mertçe;
çarpıp dağılan o kütlenin,
tekrar sevdayla buluşup da,
nice çığların habercisi olabileceğine dair inançla,
göz ardı edilmeli...
kahramanlıklar,
böyle an'larda,
kahramanlar yaratır,
kimi,kahraman olmak ister,
kimi de seyirci...
seyirci olmak,vicdanla yüzleşmektir,
kahraman olmak da sonuçlarıyla...
aslolan,
kahraman olmamaktır aslında...
bu an, daha önce, hiç yaşanmamıştı, yepyeni bir an, tamamen farklı... monotom hayat yoktur, sadece bakış açısı...
30 Eylül 2010 Perşembe
29 Eylül 2010 Çarşamba
şimdi anlıyorum mapusluğu,
o her an af bekler,
dışarı çıkma ümdinden ötürü değil;
ertesi günün de daha kötü,
daha mahkum geçemeyeceğini bilmekmiş,
dayanabilmenin iksiri
güzel günler göreceğiz değil,
daha kötüsünü göremeyeceğiz,
daha ayrı düşemeyeceğiz,
daha uzak olamayacağız,
ve,yine de gülebileceğiz...
o her an af bekler,
dışarı çıkma ümdinden ötürü değil;
ertesi günün de daha kötü,
daha mahkum geçemeyeceğini bilmekmiş,
dayanabilmenin iksiri
güzel günler göreceğiz değil,
daha kötüsünü göremeyeceğiz,
daha ayrı düşemeyeceğiz,
daha uzak olamayacağız,
ve,yine de gülebileceğiz...
26 Eylül 2010 Pazar
neden,
ceryanda kalmak,
hasta eder adamı,
neden?
rüzgarın estiği yönde,
bir soğuk,
tersi tarafında vücudun,
öyle,anlamsız bir sıcak,
bu belirsizlik,
hücrelerine işler işte...
yani diyorsunki;
bir vucud olmuş,
sevdalılar,
biri sever,biri sevmez gibi,
öyle hastalanır da,
yiter...?
yaklaştın,oğul,
ama vücud olamaz ki onlar,
birleşme çabası dahi yok eder...
ceryanda kalmak,
hasta eder adamı,
neden?
rüzgarın estiği yönde,
bir soğuk,
tersi tarafında vücudun,
öyle,anlamsız bir sıcak,
bu belirsizlik,
hücrelerine işler işte...
yani diyorsunki;
bir vucud olmuş,
sevdalılar,
biri sever,biri sevmez gibi,
öyle hastalanır da,
yiter...?
yaklaştın,oğul,
ama vücud olamaz ki onlar,
birleşme çabası dahi yok eder...
22 Eylül 2010 Çarşamba
On Bir Kıt'a On Bir Şiir........bella caio
Sigara dumanı,
sığamaz da odaya,
aldırmaz da nefes,
açmak zorunda kalırsın balkon kapısını,
içerisini buz kaplar,
sarılmak istersin birşeylere,
işte,
bazen yüreğe sığmaz,
sigara vari aşklar,
aralarsın dört odalının kapılarını,
parmak uçlarında soğuk başlar,
içinde bir ateş,
titreme alır yanarken için
sarılmak istersin birşeylere,
işte,
böyledir nikotinin ilk öpüşmesi kanla
İlk şeylerden,
ya müthiş haz,
ya da aşırı bir tiksinti alır
insanoğlu,
fakat unutulmaz,
misal,
ilk defa,ve son defa yediğin
o sevmediğin meyvenin tadı;
ya da,
ilk defa,denediğin,
bu en sevdiğin yemekler listesinin zirvesi,
hani,her tekrarlayışında,
aslında ilk tadı ararsın ya,
ilk öpüşler gibi mesela...
aslında,
o yemeğin daha güzellerini,
sonrasında tatmış olsan da,
hem de aynı yerde,
o ilk sıçramayı,
delta mutluluğu,heyecanı,tadı
bir daha yaşayamayacaksındır...
fakat,
o tad,
damağındadır...
Bazen,
insan,
alışır,birşeylere...
ayakkabıya mesela,
ilk aldıktan sonra,
bir zaman giyip de,
hiç yabancılık çekmediğin bir an gelir,
sanki,
doğduğundan beri,
ayağındadır,
kalem gibi,ya da
yeni taşınılmış bir ev gibi,
sanki,orada dünyaya geldin sanırsın;
ve,
işte,
böyledir eşya ile insanın
birlikteliği,
bir bakmışsın,
insan da,
insana böyle davranır...
lakin,
alışmak,
böyle bir şeydir...
bir şehrin,
havasına alışması gibidir,
kimi zaman güneş,
kimi zaman yağmur,
sel,
tufan,
hepsi,
aslında seni hayatta tutan
havayı
sana taşımak içindir...
Ermişler,İstanbul'u anlatır,
şairler dizer cümleler,
yanındayken sevgili,
hani,
gözlerinden seyrederken İstanbul'u,
o manzaraya,
sen ona bakarken;
duyduklarını silip atacak,
tüm söylenmişleri yeniden yazdıracak,
dilsiz,haykırışlar gizlenir zamana...
misal,dört duvar içindesin,
yine istanbul'u anlatır o gözler,
bir şey işittirir
kulaklarına,
esintisi,sanarsın boğazdaki rüzgar
Leblebiyi düşün avucunda,
o yakın zamanın senin,
aslında sen avucunda baktığın kadarsın görünürde,
tanelerin,tanelerin...
işte,
her tanesini,
böyle,
ağzını oburun teki gibi,
doldurup da değil,
teker,teker,
böyle,dilinle dişinin arasına takılanları
çıkarmaya çalışıp da yutmak
gibi
dir
geceleri,kat eden aktarımlar,
işte,
böyle tanır insanlar birbirlerini,
eldeki avuctaki biter,
pakedi açarlar tekrar,
bir avuç,
bir avuç daha
bir paket daha
insan,
dipsiz kuyu...
Güneş,
kışında vursa,
yazın da,
ısıtır seni,
aydınlatır gününü
işte,
böyledir,
sevdiğinle muhabbet,
dönüp,bakıp da düşündüğünde,
belki de,
en saçmasından kelamlar dizilmiştir,
belki de,
deli saçması,
hayat denen sonlu kavramdan
eksilen boş zamanlardır,belki de...
fakat,
aydınlatır seni,
o an,
iyisindir,
en gafletli an'ın olsa bile
An,
üç köşeli aynada,
durur,
geçmiş,
ile gelecek arasında...
geçmez ya hani,
düşünürsün,
nasıl bitecek gün.
trafiğe sıkışmış,otobüs içinde kalabalığa sıkışmış da
alnında,boncuk ter,
dışarıdaki soğuğa önlem giydiğin paltonun altında
bir akarsunun kaynağı oluşmaya başlar da
boynundan,
sırtından,
bacağına kadar nemlenirsin...
böyledir ya günler,
kendi içlerinde...
mutluluk ıskalar böyle şeyleri,
güzellikler,
doğrular,
peşinden koşturan vardırcasına,
hızlıca geçer gider,
bir bakmışsın,mevsim değişmiş,
yağmurlar uğramaz olmuş şehrine...
işte,
bazen,yılbaşları korkutur insanı,
öncesi dün gibiyse...
bana zaman,
deniz gelir,
tutundukların,
sarıldıkların,
arttıkça seni hayata tutan şeyler,
hızlıca batarsın,
ulaşırsın,yüzeyden
dibe,
benliğimde,öyle yiter geçmiş,öyle yakalanır gelecek...
Rüzgar,
vurdukça nemruta,ürgüpe
heykeltıraş kesilir,
sanmayın sadece rüzgar değiştirir,
dağ da dağişir,kaya da değişir,gönüllerince...
zaman,
sen dağ gibi dikilsen de karşısına,
milenyumda,
bu kargaşada,
ve ne olacağım kaygısında,
carpe diem'e tutunup da,
gelecek kaygısı kabuslarında,
yontuverir...
meyillenirsin ve değişirsin,
değişmeyen tek şeydir işte bu,
korkular dadanır insanın hayatına,
kaybetmeye dair misal,
hemde,
şuan varolan birşeyi kaybetmek değildir bu,
öyle gelecekte bir zamanda var olacak,
bir işi mesela,
ya da bir evi,
ya da bir insanı,
sırf kaybetmemek için,
şimdilerine bir korku dadanır...
işte,
böyledir,insanı tam ortasından
çatırdatıp da ikiye ayıran
rüzgar...
kimileri,nemrut olmak ister,
olabilmek için de,
rüzgarın yaratacağı şeklin varolmasını
bekler,
kimileri,
rüzgara direnir de,
ağaçlar yeşertir kayalıklarında,
kamufle eder
ve saklar kendini...
tüm kaygılar,geleceğe,
tüm üzünçler,geçmişe,
dairdir aslında,
ve,
an kirlenebilir bu masalda...
tüm keramet,
an'ı,
geçmiş'te kaybedilmiş bir an gibi sıkıca elinde tutup yaşarken,
gelecekte,şu an'a bakar gibi farkında olabilmektedir...
İnsan,
en uzağındakinden tut,
en yakındakine,
baban da olsa,
annen de,sevgilin de,
dostun da...
sonuçta,insan işte,
insan,tüm komplexliği,
ve,sonsuza varan ihtimalleriyle,
bir insanın çözemeyeceği,
algılayamayacağı,
bir evren,
evren içinde...
bir insanı anlamak,
veya yaftalamak düşüncelerinde,
ve oturtmak kalıplara,
koca bir yalandır aslında,
sadece şansa dairdir tüm beklentiler,
hayatı var eden,
pencerenden gördüğün insan karmaşasında...
güvenebilmek de,
inanabilmek de içinde yarattığın insana dair tüm düşüncelere,
şanstır...
ne mutlu insanlar görürsün dışarda,
onlar,inanmıştır umarsızca,bilmeden,onaylamadan bu gerçeği...
yaşayan ölüler gezer durur,mutsuzluk ve farkındalık
içlerini örmüştür de,
bildikleri bu gerçeğin,
her gün akseden meyvelerini gördükçe,
daha da batarlar dibe...
bir de,
ikisi arasında kalmışlar görürsünüz,
inanabilecekleri şeyler ararlar,
onlar,
arada kalmışlardır,
sıkışıp kalmışlardır,
arada bırakırlar,
işte,onlar yaratır bu gerçeği...
Parıldar ayna,
vurduğunca ışık,
her milimetrik karesinde,
sen,
sen geçtiğinde karşısına,
ayna,
bir başka,
ayna,mükemmel,
ayna,olabileceği doruk noktasında,
ayna,dünyanın en güzel aynası artık,
gülümsediğinde,güzelden daha güzel,
kahkahanda,ayna,
çatırdamalı artık,ütopya'ya savrulmalı rüzgarda,
astığında yüzünü,
tüm aynalardan güzel de yine,
daha da güzeli olabilirdili düşünceler,sarar aynayı...
aynayı ayna yapanın sen olduğunu sanmamalı kimse,
dedim ya,artık ayna bir başka,
aynanın varlığı ya da yokluğu,seni bağlayan birşey olmasa da,
sen ve ayna,dünyanın en güzel ressamının,
çizebileceği,
en güzel tablo...
dört odalının duvarlarının,
var olma nedeni aslında,ve odalar arasındaki kapışma da cabası...
belki de,ayna,hiç varolmadı,
belki de benim uydurmam,
düşsel bi kırıntım belki de...
belki,ayna hep vardı,
sen önünden geçtikten sonra farkettim...
belki de,
ayna tuzla buz oldu,bir vakit,şu an,
olacak...senin yokluğundandır ne bileyim...
kimbilir kahkahandan sonra
gelişiverdi herşey,
ve ben farketmedim,
ütopya'da şimdi,
ayna veyahut bir tablo gibi asılmış duruyordur o ülke'de...
ayna,
sen,
ayna ve sen,bir araya geldiğinizde,ki ben buna aynısen diyeceğim,
karıştırıyorum bazen,sizi,
aynısen aynı sen...
.....
ne garip şey şu yabancılık,
ne garip,şu sen,ben kavgası,
bir anda,tüm iyi şeylere gölge düşürür,
gece gibi,
tıkar güneşin önünü...
ah şu kalıplar,
şu yaşamın sunduğu kalıplar,ve onlara girme çabamız,
ah şu sen,ben,
insanı ayıran bir nehir...
bir anda,tüm söylenmişler,tüm yaşanmışlıklar,mazi olabiliyor ya,
ah şu dönüm noktaları...
işte,onlar,
onlar bizim kalıplarımız,onlar bizim uydurmalarımız...
ah şu,
kişisel tatmin dürtüsü yok mu,sen'i ben'i yaratan,
ah yalanların beşiği,
ah,ego dedikleri o şey o şey ah,ah...
onlar,nasıl bir araya gelip de,
bir anda,sırf,istemek ile,
nasıl cezalandırıyor,üzüyor insanı...
tüm sınırları kaldırmalı,
hele bir de biz var ediyorsak,
bir hatan olmalı,yapmaktan çekineceğine,
veyahut,farkına vardıktan sonra telafisini aramamak da ne,
ve farkında olmalı insan,
tecrübelerin,tekrarlayp durduğumuz hatalardan ibaret olduğunu,
ve,belirsizlikleri yok etmeli...
heyhat,
önce kendinden başlanmalı belki de,
bendeki,
mahşer yeri istenci yitip gitmez...
öyle,ölüme dair bir düş değil,
hayatın içinde mahşer yeri isterim...
bir de şunu anlamam,
onu da yakında anlatacağım...
...düşsel bir kan lekesini,
tüm derelerin,denizlerin,okyanusların suyu bir araya gelse,
çıkaramaz....
sığamaz da odaya,
aldırmaz da nefes,
açmak zorunda kalırsın balkon kapısını,
içerisini buz kaplar,
sarılmak istersin birşeylere,
işte,
bazen yüreğe sığmaz,
sigara vari aşklar,
aralarsın dört odalının kapılarını,
parmak uçlarında soğuk başlar,
içinde bir ateş,
titreme alır yanarken için
sarılmak istersin birşeylere,
işte,
böyledir nikotinin ilk öpüşmesi kanla
İlk şeylerden,
ya müthiş haz,
ya da aşırı bir tiksinti alır
insanoğlu,
fakat unutulmaz,
misal,
ilk defa,ve son defa yediğin
o sevmediğin meyvenin tadı;
ya da,
ilk defa,denediğin,
bu en sevdiğin yemekler listesinin zirvesi,
hani,her tekrarlayışında,
aslında ilk tadı ararsın ya,
ilk öpüşler gibi mesela...
aslında,
o yemeğin daha güzellerini,
sonrasında tatmış olsan da,
hem de aynı yerde,
o ilk sıçramayı,
delta mutluluğu,heyecanı,tadı
bir daha yaşayamayacaksındır...
fakat,
o tad,
damağındadır...
Bazen,
insan,
alışır,birşeylere...
ayakkabıya mesela,
ilk aldıktan sonra,
bir zaman giyip de,
hiç yabancılık çekmediğin bir an gelir,
sanki,
doğduğundan beri,
ayağındadır,
kalem gibi,ya da
yeni taşınılmış bir ev gibi,
sanki,orada dünyaya geldin sanırsın;
ve,
işte,
böyledir eşya ile insanın
birlikteliği,
bir bakmışsın,
insan da,
insana böyle davranır...
lakin,
alışmak,
böyle bir şeydir...
bir şehrin,
havasına alışması gibidir,
kimi zaman güneş,
kimi zaman yağmur,
sel,
tufan,
hepsi,
aslında seni hayatta tutan
havayı
sana taşımak içindir...
Ermişler,İstanbul'u anlatır,
şairler dizer cümleler,
yanındayken sevgili,
hani,
gözlerinden seyrederken İstanbul'u,
o manzaraya,
sen ona bakarken;
duyduklarını silip atacak,
tüm söylenmişleri yeniden yazdıracak,
dilsiz,haykırışlar gizlenir zamana...
misal,dört duvar içindesin,
yine istanbul'u anlatır o gözler,
bir şey işittirir
kulaklarına,
esintisi,sanarsın boğazdaki rüzgar
Leblebiyi düşün avucunda,
o yakın zamanın senin,
aslında sen avucunda baktığın kadarsın görünürde,
tanelerin,tanelerin...
işte,
her tanesini,
böyle,
ağzını oburun teki gibi,
doldurup da değil,
teker,teker,
böyle,dilinle dişinin arasına takılanları
çıkarmaya çalışıp da yutmak
gibi
dir
geceleri,kat eden aktarımlar,
işte,
böyle tanır insanlar birbirlerini,
eldeki avuctaki biter,
pakedi açarlar tekrar,
bir avuç,
bir avuç daha
bir paket daha
insan,
dipsiz kuyu...
Güneş,
kışında vursa,
yazın da,
ısıtır seni,
aydınlatır gününü
işte,
böyledir,
sevdiğinle muhabbet,
dönüp,bakıp da düşündüğünde,
belki de,
en saçmasından kelamlar dizilmiştir,
belki de,
deli saçması,
hayat denen sonlu kavramdan
eksilen boş zamanlardır,belki de...
fakat,
aydınlatır seni,
o an,
iyisindir,
en gafletli an'ın olsa bile
An,
üç köşeli aynada,
durur,
geçmiş,
ile gelecek arasında...
geçmez ya hani,
düşünürsün,
nasıl bitecek gün.
trafiğe sıkışmış,otobüs içinde kalabalığa sıkışmış da
alnında,boncuk ter,
dışarıdaki soğuğa önlem giydiğin paltonun altında
bir akarsunun kaynağı oluşmaya başlar da
boynundan,
sırtından,
bacağına kadar nemlenirsin...
böyledir ya günler,
kendi içlerinde...
mutluluk ıskalar böyle şeyleri,
güzellikler,
doğrular,
peşinden koşturan vardırcasına,
hızlıca geçer gider,
bir bakmışsın,mevsim değişmiş,
yağmurlar uğramaz olmuş şehrine...
işte,
bazen,yılbaşları korkutur insanı,
öncesi dün gibiyse...
bana zaman,
deniz gelir,
tutundukların,
sarıldıkların,
arttıkça seni hayata tutan şeyler,
hızlıca batarsın,
ulaşırsın,yüzeyden
dibe,
benliğimde,öyle yiter geçmiş,öyle yakalanır gelecek...
Rüzgar,
vurdukça nemruta,ürgüpe
heykeltıraş kesilir,
sanmayın sadece rüzgar değiştirir,
dağ da dağişir,kaya da değişir,gönüllerince...
zaman,
sen dağ gibi dikilsen de karşısına,
milenyumda,
bu kargaşada,
ve ne olacağım kaygısında,
carpe diem'e tutunup da,
gelecek kaygısı kabuslarında,
yontuverir...
meyillenirsin ve değişirsin,
değişmeyen tek şeydir işte bu,
korkular dadanır insanın hayatına,
kaybetmeye dair misal,
hemde,
şuan varolan birşeyi kaybetmek değildir bu,
öyle gelecekte bir zamanda var olacak,
bir işi mesela,
ya da bir evi,
ya da bir insanı,
sırf kaybetmemek için,
şimdilerine bir korku dadanır...
işte,
böyledir,insanı tam ortasından
çatırdatıp da ikiye ayıran
rüzgar...
kimileri,nemrut olmak ister,
olabilmek için de,
rüzgarın yaratacağı şeklin varolmasını
bekler,
kimileri,
rüzgara direnir de,
ağaçlar yeşertir kayalıklarında,
kamufle eder
ve saklar kendini...
tüm kaygılar,geleceğe,
tüm üzünçler,geçmişe,
dairdir aslında,
ve,
an kirlenebilir bu masalda...
tüm keramet,
an'ı,
geçmiş'te kaybedilmiş bir an gibi sıkıca elinde tutup yaşarken,
gelecekte,şu an'a bakar gibi farkında olabilmektedir...
İnsan,
en uzağındakinden tut,
en yakındakine,
baban da olsa,
annen de,sevgilin de,
dostun da...
sonuçta,insan işte,
insan,tüm komplexliği,
ve,sonsuza varan ihtimalleriyle,
bir insanın çözemeyeceği,
algılayamayacağı,
bir evren,
evren içinde...
bir insanı anlamak,
veya yaftalamak düşüncelerinde,
ve oturtmak kalıplara,
koca bir yalandır aslında,
sadece şansa dairdir tüm beklentiler,
hayatı var eden,
pencerenden gördüğün insan karmaşasında...
güvenebilmek de,
inanabilmek de içinde yarattığın insana dair tüm düşüncelere,
şanstır...
ne mutlu insanlar görürsün dışarda,
onlar,inanmıştır umarsızca,bilmeden,onaylamadan bu gerçeği...
yaşayan ölüler gezer durur,mutsuzluk ve farkındalık
içlerini örmüştür de,
bildikleri bu gerçeğin,
her gün akseden meyvelerini gördükçe,
daha da batarlar dibe...
bir de,
ikisi arasında kalmışlar görürsünüz,
inanabilecekleri şeyler ararlar,
onlar,
arada kalmışlardır,
sıkışıp kalmışlardır,
arada bırakırlar,
işte,onlar yaratır bu gerçeği...
Parıldar ayna,
vurduğunca ışık,
her milimetrik karesinde,
sen,
sen geçtiğinde karşısına,
ayna,
bir başka,
ayna,mükemmel,
ayna,olabileceği doruk noktasında,
ayna,dünyanın en güzel aynası artık,
gülümsediğinde,güzelden daha güzel,
kahkahanda,ayna,
çatırdamalı artık,ütopya'ya savrulmalı rüzgarda,
astığında yüzünü,
tüm aynalardan güzel de yine,
daha da güzeli olabilirdili düşünceler,sarar aynayı...
aynayı ayna yapanın sen olduğunu sanmamalı kimse,
dedim ya,artık ayna bir başka,
aynanın varlığı ya da yokluğu,seni bağlayan birşey olmasa da,
sen ve ayna,dünyanın en güzel ressamının,
çizebileceği,
en güzel tablo...
dört odalının duvarlarının,
var olma nedeni aslında,ve odalar arasındaki kapışma da cabası...
belki de,ayna,hiç varolmadı,
belki de benim uydurmam,
düşsel bi kırıntım belki de...
belki,ayna hep vardı,
sen önünden geçtikten sonra farkettim...
belki de,
ayna tuzla buz oldu,bir vakit,şu an,
olacak...senin yokluğundandır ne bileyim...
kimbilir kahkahandan sonra
gelişiverdi herşey,
ve ben farketmedim,
ütopya'da şimdi,
ayna veyahut bir tablo gibi asılmış duruyordur o ülke'de...
ayna,
sen,
ayna ve sen,bir araya geldiğinizde,ki ben buna aynısen diyeceğim,
karıştırıyorum bazen,sizi,
aynısen aynı sen...
.....
ne garip şey şu yabancılık,
ne garip,şu sen,ben kavgası,
bir anda,tüm iyi şeylere gölge düşürür,
gece gibi,
tıkar güneşin önünü...
ah şu kalıplar,
şu yaşamın sunduğu kalıplar,ve onlara girme çabamız,
ah şu sen,ben,
insanı ayıran bir nehir...
bir anda,tüm söylenmişler,tüm yaşanmışlıklar,mazi olabiliyor ya,
ah şu dönüm noktaları...
işte,onlar,
onlar bizim kalıplarımız,onlar bizim uydurmalarımız...
ah şu,
kişisel tatmin dürtüsü yok mu,sen'i ben'i yaratan,
ah yalanların beşiği,
ah,ego dedikleri o şey o şey ah,ah...
onlar,nasıl bir araya gelip de,
bir anda,sırf,istemek ile,
nasıl cezalandırıyor,üzüyor insanı...
tüm sınırları kaldırmalı,
hele bir de biz var ediyorsak,
bir hatan olmalı,yapmaktan çekineceğine,
veyahut,farkına vardıktan sonra telafisini aramamak da ne,
ve farkında olmalı insan,
tecrübelerin,tekrarlayp durduğumuz hatalardan ibaret olduğunu,
ve,belirsizlikleri yok etmeli...
heyhat,
önce kendinden başlanmalı belki de,
bendeki,
mahşer yeri istenci yitip gitmez...
öyle,ölüme dair bir düş değil,
hayatın içinde mahşer yeri isterim...
bir de şunu anlamam,
onu da yakında anlatacağım...
...düşsel bir kan lekesini,
tüm derelerin,denizlerin,okyanusların suyu bir araya gelse,
çıkaramaz....
20 Eylül 2010 Pazartesi
şimdi ben,
bende gezinen,
bir takım,
bıçakvari,
böyle cok keskin de değil hani,
tam anlamyla,
böğrümü deşen,
hani
kubilayı kör testere doğrar ya,
öyle,
bir haldeyim...
şimdi sen,
senin elinden,
hani böyle bi acı,
anlıyor musun fena....
bilmek kanımın kacta yüzde kacı alkollu gibi,
hani ertesi gün,
birşey sıkar ya,
böyle,
göğsünde bi yerlerde hissedersin,
hani böyle
nefes alamazsın ya,
sonra derin bir nefes kaplar
işte ben,
ben öyle ki,
senin elinden...
senin elinden...
sen
birtek artık ben...
bendeki de yürek hani....
bende gezinen,
bir takım,
bıçakvari,
böyle cok keskin de değil hani,
tam anlamyla,
böğrümü deşen,
hani
kubilayı kör testere doğrar ya,
öyle,
bir haldeyim...
şimdi sen,
senin elinden,
hani böyle bi acı,
anlıyor musun fena....
bilmek kanımın kacta yüzde kacı alkollu gibi,
hani ertesi gün,
birşey sıkar ya,
böyle,
göğsünde bi yerlerde hissedersin,
hani böyle
nefes alamazsın ya,
sonra derin bir nefes kaplar
işte ben,
ben öyle ki,
senin elinden...
senin elinden...
sen
birtek artık ben...
bendeki de yürek hani....
sen,
sen beni yaktın bu gece,
üflemem,
üflemem var gücümle,
tuza doymuş denize de,
söndürmem,
kopacak dalgalarla...
sen,
sen beni yaktın bu gece,
ve ltüm limanlar yanacak bu gecce,
bense,
izleyeceğim,
bu şehir yanarken,
öyle,
ynmayacağım da bilesin...
bu gece,
bir sen yanmayacaksın,
bir de ben,
ama tüm şehir yanacak,
öyle bir yanacak ki,
sen de,
ben de,
var olacağız...
biz,
ve şehir,
bir de limanlar,
kül olacak...
gemilere sakın üzülme...
sen beni yaktın bu gece,
üflemem,
üflemem var gücümle,
tuza doymuş denize de,
söndürmem,
kopacak dalgalarla...
sen,
sen beni yaktın bu gece,
ve ltüm limanlar yanacak bu gecce,
bense,
izleyeceğim,
bu şehir yanarken,
öyle,
ynmayacağım da bilesin...
bu gece,
bir sen yanmayacaksın,
bir de ben,
ama tüm şehir yanacak,
öyle bir yanacak ki,
sen de,
ben de,
var olacağız...
biz,
ve şehir,
bir de limanlar,
kül olacak...
gemilere sakın üzülme...
taşın tekini atıyor çocuğun biri,
büyükçe hem de,
kaydırmaya alışsa da su üstünde,
seçiminin yanlış olması hüzünlendirmiyor beni,
cahilliğine vuruyorum içimden,
kaç kere sekecek diye takip ederken gözleri
çizileme dalıyor
içsel varlığımın göletine,
o an,
girdap,
çökerken yere,
ne alıp varsa iyi,
takılıyor etkisine...
yayılıyor,
dalga dalga,
daireler yayılıyor ve,
vuruyor,
kayavari sinirlerime...
kıyıda benim
kumdan kale yapar çocuktur umutlarım,
ve düşlerim kalelerin en yüksek noktasına tırmanan,
işte hepsi karışıyor,
geldiği kuma,
kıyıda...
ne taş atana kızıyorum,
ne de dalgalara,
ne de taşa...
kumdur benim düşmanım,
sen ey kum,
onca emek,
onca rüya,
ne diye tutunamazsın taneciklerine de
duramazsın bir arada...
senden ev yapanın aklına ben!
seni o hanelere katanın...
büyükçe hem de,
kaydırmaya alışsa da su üstünde,
seçiminin yanlış olması hüzünlendirmiyor beni,
cahilliğine vuruyorum içimden,
kaç kere sekecek diye takip ederken gözleri
çizileme dalıyor
içsel varlığımın göletine,
o an,
girdap,
çökerken yere,
ne alıp varsa iyi,
takılıyor etkisine...
yayılıyor,
dalga dalga,
daireler yayılıyor ve,
vuruyor,
kayavari sinirlerime...
kıyıda benim
kumdan kale yapar çocuktur umutlarım,
ve düşlerim kalelerin en yüksek noktasına tırmanan,
işte hepsi karışıyor,
geldiği kuma,
kıyıda...
ne taş atana kızıyorum,
ne de dalgalara,
ne de taşa...
kumdur benim düşmanım,
sen ey kum,
onca emek,
onca rüya,
ne diye tutunamazsın taneciklerine de
duramazsın bir arada...
senden ev yapanın aklına ben!
seni o hanelere katanın...
8 Eylül 2010 Çarşamba
cefakar
küçücük avuclarıyla,
kumdan kaleler yapma peşinde,
bir bebek,
batmış çamurun içine...
evden içeri alırken annesi,
kaçar kurtulur elinden,
de koşar içeri,
yeni yürümeyi öğrendiğinden midir,
yoksa düşmek için koşmasından mı,
alışmamış ayacıkları,
takılır da sephaya,
vazo ile eş zamanda çarpar kafası yere,
telaş dolar evin içine...
hastahane dönüşü,
halı,ev emekçisi kadının tırnaklarıyla
sıkı sıkıya kavradığı,
beze döker tüm sıkıntılarını;
bebeğin kanlı çamurlu kıyafetleri de,
kire doymuş bezle aynı odaya girerler...
makinanın hortumundan fışkırır şelalemsi,
kanalizasyonlarını boylar,ırmaklarını ya da
dipsiz kuyularına göç başlar...
yaklaşır,
yüzüne bu kez bakamdığı otuzunda delikanlı,
sorar ki ne yersin diye,
hiç de sormamıştır hani,hep koymuştur ya önüne
aylardır...
şaşırarak cevabını verir titrer elleriyle,
dün yediğimin,
evvelsi günler işte,
ne yediysem onlardan olsun...
bozmayalım mideyi gider ayak...
delikanlı,
karşısındaki kötü adama nefret etmesi için,
binlerce neden olsa da,
içinin kıyılmasına şaşırmaz
karşısında dökülen;
ağlamaktan kaçmak için gülümseyerek,
gülerek sarf edilen,ve karşısındakinin
ciğerine
bıçak gibi saplanan,
o an'ların,
hüznü ile dolu cümlelere..
traşını olurken,
üç beş esprileşir,
berberiyle,
berber de kafa adam,
alışmış kudurmuştan beter işte...
berber...
berberin hikayesi sonra...
sonra,
sanki iki üç adım atmışcasına,
odasının bilmem kac katı uzunlukta bir yolda,
zamanda sıçrar sinek kaydısıyla,
sanki ustura sürecin pürüzlerini almışcasına...
bizimki,
doğdu doğalı boğazlı kazak giymemiştir de,
giyemeyişindendir aslında,
boğulur gibi olur,
oysa,üşür de zavallı serin olsa bile hava,
gözlerinde açsa dahi bi karanlık,
öyle,
öyle boğucu bi kazak gibi yapışır bizimkinin koynuna,
hangi gemicinin canı sıkılıp da uydurduğu düğüme bilinmez.
maskeli bir adam yaklaşır,
dejavudur onun için bu adımlar,
maskesi ve,
karşısında duran maskesiyle,
seyircilerin yuhlarında,bir sahne...
çay ocağındaki,
çayccı abinin,
boşları toplarcasına,
refleks gibisinden bi hareketle,
altındaki desteği,
itiverir, yada çekiverir işte...
sırasıyla;
nefesini tutar,ve bilmem kaç kat boğazlı kazağa gömülmüşcesine,
boğulmaya başlar ,
ardından,kalabalık suspus olur ve aynı kaderi paylaşır da tutar nefesini,
bilinmez,
bilemezsiniz,oradakinin yerine koyar da mı kendini tutar,ne kadar dayanabilirdim diye,
yada göçteki birini seyretmek kotkutmuş mudur bilinmez,
ölene kadar,
cellat;
cellat da ölür dirilir,
bilmem kaçyüz kere görülmüş bir kabustan uyanır gibi
ertesi günler geçirecektir...
o sırada bizimkinin leşleri,
leşlerin kanları,
ya da yediği haltlar,
hepsi,
o mekanda,
bir virus gibi,
halıdan beze nasıl geçip de,ırmaklara dolduysa
dağılır ziyaretçilerine
ve daimilerine idam yerinin...
temizlğin olduğu yerde,
her zaman,
kirlenenler vardır...
berbere gelince,
berberin,milleti doğrayıp da,
onca mahkumu oturtup da,
tıraş ettiği tabureye oturmamasının tek nedeni,
o oturduğunda,
kendisini tıraş edecek birinin olmamasıdır,
ya da,
olacak olma ihtimali olana acımasındandır...
kumdan kaleler yapma peşinde,
bir bebek,
batmış çamurun içine...
evden içeri alırken annesi,
kaçar kurtulur elinden,
de koşar içeri,
yeni yürümeyi öğrendiğinden midir,
yoksa düşmek için koşmasından mı,
alışmamış ayacıkları,
takılır da sephaya,
vazo ile eş zamanda çarpar kafası yere,
telaş dolar evin içine...
hastahane dönüşü,
halı,ev emekçisi kadının tırnaklarıyla
sıkı sıkıya kavradığı,
beze döker tüm sıkıntılarını;
bebeğin kanlı çamurlu kıyafetleri de,
kire doymuş bezle aynı odaya girerler...
makinanın hortumundan fışkırır şelalemsi,
kanalizasyonlarını boylar,ırmaklarını ya da
dipsiz kuyularına göç başlar...
yaklaşır,
yüzüne bu kez bakamdığı otuzunda delikanlı,
sorar ki ne yersin diye,
hiç de sormamıştır hani,hep koymuştur ya önüne
aylardır...
şaşırarak cevabını verir titrer elleriyle,
dün yediğimin,
evvelsi günler işte,
ne yediysem onlardan olsun...
bozmayalım mideyi gider ayak...
delikanlı,
karşısındaki kötü adama nefret etmesi için,
binlerce neden olsa da,
içinin kıyılmasına şaşırmaz
karşısında dökülen;
ağlamaktan kaçmak için gülümseyerek,
gülerek sarf edilen,ve karşısındakinin
ciğerine
bıçak gibi saplanan,
o an'ların,
hüznü ile dolu cümlelere..
traşını olurken,
üç beş esprileşir,
berberiyle,
berber de kafa adam,
alışmış kudurmuştan beter işte...
berber...
berberin hikayesi sonra...
sonra,
sanki iki üç adım atmışcasına,
odasının bilmem kac katı uzunlukta bir yolda,
zamanda sıçrar sinek kaydısıyla,
sanki ustura sürecin pürüzlerini almışcasına...
bizimki,
doğdu doğalı boğazlı kazak giymemiştir de,
giyemeyişindendir aslında,
boğulur gibi olur,
oysa,üşür de zavallı serin olsa bile hava,
gözlerinde açsa dahi bi karanlık,
öyle,
öyle boğucu bi kazak gibi yapışır bizimkinin koynuna,
hangi gemicinin canı sıkılıp da uydurduğu düğüme bilinmez.
maskeli bir adam yaklaşır,
dejavudur onun için bu adımlar,
maskesi ve,
karşısında duran maskesiyle,
seyircilerin yuhlarında,bir sahne...
çay ocağındaki,
çayccı abinin,
boşları toplarcasına,
refleks gibisinden bi hareketle,
altındaki desteği,
itiverir, yada çekiverir işte...
sırasıyla;
nefesini tutar,ve bilmem kaç kat boğazlı kazağa gömülmüşcesine,
boğulmaya başlar ,
ardından,kalabalık suspus olur ve aynı kaderi paylaşır da tutar nefesini,
bilinmez,
bilemezsiniz,oradakinin yerine koyar da mı kendini tutar,ne kadar dayanabilirdim diye,
yada göçteki birini seyretmek kotkutmuş mudur bilinmez,
ölene kadar,
cellat;
cellat da ölür dirilir,
bilmem kaçyüz kere görülmüş bir kabustan uyanır gibi
ertesi günler geçirecektir...
o sırada bizimkinin leşleri,
leşlerin kanları,
ya da yediği haltlar,
hepsi,
o mekanda,
bir virus gibi,
halıdan beze nasıl geçip de,ırmaklara dolduysa
dağılır ziyaretçilerine
ve daimilerine idam yerinin...
temizlğin olduğu yerde,
her zaman,
kirlenenler vardır...
berbere gelince,
berberin,milleti doğrayıp da,
onca mahkumu oturtup da,
tıraş ettiği tabureye oturmamasının tek nedeni,
o oturduğunda,
kendisini tıraş edecek birinin olmamasıdır,
ya da,
olacak olma ihtimali olana acımasındandır...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)