30 Eylül 2009 Çarşamba

ne o ne ben

ne o seviyor beni,
ne de ben onu,
yanlız ikimiz de,
ağlama ertesi ilk gülücükleriyle,
bir bebeğin,
küçük parmaklarını seviyoruz,
ne takılıyoruz rengine,
ne de memleketine

ne o seviyor beni,
ne de ben onu,
ikimiz de balık kokusunu duyduğunda,
kavun doğranmış masada,
bir hoş oluyoruz,
anason esansıyla,
ne lüxüne takılıyoruz,
yakamozuyla sarıyer'in,
pahalı restaurant ının;
ne de ince belli çay bardağı,
ve iskemle üstü,
arnavutkoy balıkçılarının sıfırandaki,
oltalarına takılan mutevazılığına.

ne o seviyor beni,
ne de ben onu,
ölüm haberleri sarsıyor ikimizi de,
sevdiklerimizin kaybının ardından,
üzülebiliyoruz hastalıklara,
ya da nebileyim,
kederlenebiliyoruz,
durduk yere,
afrika'da aclıktan yitip giden bir cocuga,
vicdanımız uğuldayabiliyor kulaklarımızda.

ne o sevecek beni,
ne de ben onu,
ömrü yetmeyecek belki,
onun,
kabullenemeyeceğim belki de onu;
sınırları kavramak yerine,
kaldırmaya gücü yetmeyecek,
orta yaşlı,bir kalbin ,
başı,süreci ve sonu...

28 Eylül 2009 Pazartesi

yıldırım misali

yüzde beş alkol misali,
birada azınlıkta kalmış,
sana ağzımdan dökülmeye yüz tutmuş,
boğazımda düğümlü sözcükleri,
yüzüne vurma isteğim

bir korku bu,
kendime yabancılığımdan,
sana yabancılaştıran beni,
özlem,
ne garip bir duygu bu,
yanındayken bin kat daha artan,
himalayalardan yuvarlanan kartopu

insanoğlunun oğluyum ben,
damarındaki zehri adetten bilen,
ah bir de yok mu,
ayağı postallara yapışmış asker misali
gün saymaklar...

kanser bu olsa gerek,
içinde senden yabancı büyüyen
orta çağlardan kalma bir büyü,
illüzyon,
bir de kendime söylediğim
ülkemin siyasetçisi vari,
gündemi saklayan yalanlarım

zaman pek bi yagmurlu,
gec gelen bir yazın kara bulutlu bir haziran günü,
içime işleyen bir ışık yağmuru,
önce mideme bakı yapan homurtu,
ve yavaş yavaş artan ses,
bomba ertesi kulaklarımı sağır edercesine,
o içimdeki yalancıyı susturan ses,
öyle boğuk,öyle kalpten,
öyle mantığı katleden,ki,
öyle ki,yayladan denize yola çıkmış,
alabora olmaz bir raftingci misali,
yağmur damlası...
yıldırım misali işte,
başı da,
şu anı da,
yılmaz,
yıldırır,
bir yıldırım....

26 Eylül 2009 Cumartesi

duyu

motor sesi,
ve talaş kokusu,
çakar gözünde,
kızılağaç korusu...

güneş yakar enseni,
asfalt kenarındaki mıcıra değen ayakkabılarından,
kulağında hışırtı,çıtırtı,
ege sahillerinde yürüyor bulursun kendini,
araba kornası,vapur sesi,
geçip giderken bıraktıkları rüzgar,
hafif bir meltem bileklerinde,
ah o hışırtı,
dalganın kıyıdan ayrılırken bıraktığı....

25 Eylül 2009 Cuma

dere

ah o nehirler
aksa ya geriye,
yayla da,
ayakların soğuk su da,
denizden tuzlu misafirleri,
ağırlasa ya,
gökyüzü...

hiç

bu an,
daha önce,
hiç yaşanmamıştı,
yepyeni bir an,
tamamen farklı...
monotom hayat yoktur,
sadece bakış açısı...

biryerlerde,
bir atom,
başka birine,
çarptı ve,
bileğineki tüylere değdi dalgası,
hissetmedin,
ya da ürperdin belkli,
bu an daha önce hiç yaşanmamıştı...

oturuyordun sadece,
an ve an,
sürekli bir zaman diliminde,
oturuyordun,
gözlerini dikmiş halının desenine,
düşünemiyordun,
o an sürüsünde,
zaman diliminde,
aynılaşmıştı mekan,zaman,
bir yerlerde,
ses duyuldu önce,
kalp atışları hızlandı bir genc kızın,
önce irkildi,
sonra da flaşları çarptı gözüne,
o an daha önce hiç yaşanmamıştı,
aynı anda,
bir ülkeden güneş çekiliyordu,
arabaların ve apartmanların farları ve ışıkları aydınlattı sokakları...
aynı anda dalmıştın,
fakat o an daha önce hiç yaşanmamıştı....

16 Eylül 2009 Çarşamba

izmarit

dumanına,
tutuk bir elveda,
gözyaşıvari külleri,
tablasında.


bir damla su ile,
karartabilir elleri,
ya da sönebilir sigara,
karışsa da odaya son dumanına,
veyahut sönüverse en başında,
sonu izmarittir en sonunda

kokusu,
fabrika bahçesinde bir gül kadar,
aynılaşır tablayla,

sigara yansa da yanmasa da,
izmarittir aslında,
bir kere söndükten sonra yakmaya kalksan,
aşk gibidir,
küle yakın bir tat verir...

15 Eylül 2009 Salı

akrep

ben akrep,
peşimde yelkovan,
tur bindiriyor zaman,
zaman zaman,

ve üstümde gissediyorum ağırlığını,
gün yirmi dört kere tam gölge,
ağır ağır ilerliyorum,
durmuyor yelkovan,
ah bir de o sıska ibre;
acıta acıta ilerliyor,
sindire sindire...

ben akrep,
başladığım yerde,
güneş sızıyor içeri,
ben akrep,
başladığım yerde,
çekiliyor güneş,
karanlık sızıyor içeri,
ben akrep başladığım yerde,
gözlerim kamaşmış,
gün mü,güneş mi,
hangi günün güneşi?
bilmiyorum...

12 Eylül 2009 Cumartesi

damla damla

çöken karanlık,
bulutlardan sanma,
ısınıp küreselleşen yontulardır aslında,

ve ekmek,
dere ağzında,
gök gürültüsü,
uyandırmaz mı çakalı,
sızlamaz mı vicdanı,
dönü durmaz mı dalabilmek için uykuya,
yatağında...

dere yatağında...

yağmur damla damla,
gozyası damla damla,
ve sel olur,yok pahasına...


ve toprak kokusu ardından,
açılan otuz mezardan buram buram,
kayıplar onca...

yüzen arabalar,
zincirlenmiş,telef inekler,
ve çığlıklar kalır akıllarda,
son ve,
yavaş yavaş ıslanan çığlıklar...

suç yağmurundur elbet,
ya da taşıyan rüzgarın,
ne bileyim,
ıslanmaktan çekinen insanın...

boğazında düğümlenir,
acı,
kin tıkar mazgalları,
sitem basar,
şehrin ve ülkenin heryanını...

9 Eylül 2009 Çarşamba

sıkıntı

sigara,
nasıl yanar da karışır rüzgara,
ne külü kalır,
ne de dumanı yağmurda...
sigara gibi yanmak işte,
ağır ağır,
yokolurcasına...

bir acayip rüya,
avuntu belkide,

düş kurmak,
tekrar tütün yaprağı olmaya...

7 Eylül 2009 Pazartesi

mukadderat

sabah,
sıfıra yakın bir gölge,
gölgeye bulanmış bir yer yüzü,

bir yerlerde,
birileri kefeniyle son yolculukta,
bir yerlerde,
memeye aç ağlamalar...

bi ev var,
üşür içindekileri,
bir yer var,
güneşten bronzlaşmış tenleri

salisesine kadar eş zamanlı,

bi yerlerde tozduman,
ateştopları,
kan,

ve gül,en pembesinden,
bir çingenenin kulağına ilişmiş,
göbek atar,keman ile...

o an,
bir ses işitilir,
alarm sesi,
ilk ışıklarla yüzünde,
ayılmak için su,yüzünde,
hatırlar kesik kesik,
işitir anlam veremediği sesleri,
bilir belki de,

sabahın sarhoşluğu ile,
rüyamıdır gerçek midir bilemez,
şahit oldukları,
küçük köy...

o,
hazırkıta şöförü ile,
düşer asfalta...

4 Eylül 2009 Cuma

eylul

damlalar çiçek açar,
toprak olmaya yüz tutmuş,
kuru yaprağa çarpınca,
gök gürültüsü eşliğinde

ve güneş,
erken batacaktır artık,
artan rüzgarın eşliğinde,
kısalan günlerde...

neye benzer bilir misin,
eylülde karadeniz...
yağmur ve fırtınalarla geçirilmiş bir yazın,
ertesinde olgunlaşan meyveleriyle;

elli beşlerinde,
ihtiyarlığa yüz tutmuş bir orta yaşlıya...
ve her birini yeni doğmuş gibi
tadarken hayatın lezzetlerini,
bir ağustos eriğini mesela,
veya ayva sarıya yüz tutmuş,
yılın son tadları olduğunu bilerek
götürür ya ağzına,
ve hisseder ya parmak uçlarında,
göz kapakları titrer...
hayatın tad alınabilen son mevsimidir...

ertesinde saçları beyazlayacaktır,
yemyeşil çamların,
kar tanesi,
soğuk,
daha soğuk,ölüme yakın bir soğuk;
ve yolları kesilecektir,
hanelerin birer birer,
sesleri de...


eylül,
bir başkadır karadeniz de,

ne sıcak yazı,
ne kurak gençliğiyle....

1 Eylül 2009 Salı

tetik

"mısır firavunu psammetikhos Pers kralı kambyses e yenilip esir düştüğünde,kambyses onu aşağılamak için pers zafer alayının geçtiği yola götürülmesini emreder.herşey öyle ayarlanmıştır ki,psammetikhos kızını bir hizmetçi olarak,testiyle kuyuya giderken görür.bütün mısırlılar bu görüntü karşısında ağlayıp yakınırken firavun öylece durur;gözlerini yere diker,kılı kıpırdamaz,ağzından tek bir söz çıkmaz.idam edilmeye götürülen oğlunu gördüğünde,gene tepkisiz kalır.ama esirler arasında yaşlı yoksul düşmüş hizmetkarını görünce yüzünde derin acı işaretleri görülür,dövünmeye başlar."

...Son Bakışta Aşk kitabından "hikaye anlatıcısı VII. bölüm"den....

montaigne bu hikaye için şöyle demiştir;

"o kadar kederliydi ki,kederindeki ufacık bir artış,duygularını zaptedememesine yetmişti"

heredotos ise,hikayenin devamı konusunda hic bir acıklama yorum getirmemişti...

tetik

eğri büğrü,
eğimli sahada,
mahallenin çocukları,futbola
benzer bir oyun oynamaya,
çalışmakta,
değişir kaleci sırayla,
futbol topu,
benzer mahallaenin cocuklarının,
yamalı pantolonlarına,
içlerinden birinin kafasından,
sekip de dalar dikenliklere ,
şambreli yanlarından fırlamış,top;
kalır diyeti,
ve sucu,
yok pahasına
kafasına carpan cocuga...

bir köprü,
kollarında asya avrupa;
deprem ve fırtına ertesi ameliyatlarla,
tutunmaya calısmakta,
sayarken bir gün altından gecen gemileri,
üzerinden gecen bir milyon kacıncı araclar,
konvoyundaki ağır yüklü bir tır,
tam ortasına gelir...
parmak ucları değer suya,
yavaşça çeker parmaklarını bir altunizadeden,
bir beşiktaştan,
kırılır dizi,ortaköy ve üsküdarda,
kalır diyeti,
ve sucu,
yok pahasına
ağır yüklü bir tıra...

bir insan,
yaşlı ve yılların verdiğiyle hasta bir insan,
bir gun tabularına saldırmış torunun,
bıraktıklarıyla üzülüverir,
çocuğu da...
kalp agrısıyla yavaş yavaş göcuverir,
anadolunun nice dağlarında
memur eşi olarak süren yolculuğu
biter doğduğu toprakların yanında,
doğurduğu topraklarda...
cocuğunun da dört odasına,
yavas yavas cokmus olan karanlık,
annesini uğurlarken,
hissettirir kendini damarlarında...
beyaz onluklu torun,
ve beyaz onluklukerle dolu bir oda,
55 yaşın yagmuruyla,
heyelan görmüş gecitleri,
acmaya çalışır yedi saat boyu...
eğer masada kalırsa,
kalır diyeti,
ve sucu,
yok pahasına,
tabu mağduru bir toruna...