18 Ağustos 2014 Pazartesi

matograf on üç

öldükten sonra yaşam değil;

öyle uzanabilmek huzurla,
açık pencerenn seyrinde bir ağaç,
yaprağına vuran yağmur taneleri,
kalkmayı gerektirmeyecek dünyevi meseleler...

sıkılmak gibi, insani bir duygudan eksik,
uzanmak...

ne geçmiş'ten ne de gelecek'ten bir taneciğin
giremediği bir bilinç hali ile uzanmak...

durmayan yağmur eşliğinde,ölü gibi yatmak,

arada bir dalmak uykuya,
sade bir rüya, öyle sade ki,
kendini öyle huzurla uzanır görmekle ilgili...

matograf on iki

istanbul'da
sıkışık sokakları ve binalarıyla
gece güneş'in kusulduğu
yapış yapış bir yaz gecesine
benzer
insanların yaşam'la ilgili sorunsalları...

ne zamandan beri bu kadar ciddiye bindi hayat?

kışın güneşe kurulan düşler,
ne çabuk unutuldu...

el birliğiyle yok etmedik mi baharı?

ne kadar derinlere inse de insanlık,
sığ kadar bile yükselemediği bir aralıkta debelenmekte...

matograf on bir

can bahşedilmiş bir kaya
heykele dönüşmeyi düşlerken,
yavaşça ufanabilir rüzgarla...

kimileri hayatı yaşlanmaktan ibaret görür,ufanır,
yavaşça eksilmek acıtmaz da...

kimilerini yontar hayat,elleriyle,
ayna karşısına çıkamazlar,

kimileri rüzgar almaz bir yerde sıkışıp kalır...
üstüne üstlük hayat da çeker ellerini

bir de rüzgarla mücadele etmeye çalışanlar vardır,
ufantılarının peşine düşerler...



11 Ağustos 2014 Pazartesi

matograf on

cam;

içini göremezsin,
ardını gösterir...

dağılır, çok da küçük olmayan,
çok da büyük olmayan bir darbe ile...
toparlayamazsın...

doğru zamanda,doğru açı ile bakabilirsen eğer,
yansıtabilir bir çok şeyi...

kum,ateşle dövündükten sonra cam olur...
ateş, her ayrı belirsizlik tanesini,  "yok" sandırır.

matograf dokuz

daha iyi diyarlara gitmeliyiz,
daha iyi diyarları hak ettiğimizi düşündüğümüz için,

daha iyi diyarlara, daha iyi diyarları hak etmeyenler gelmemeli,

az olmalıyız,öz gibi ama az...

daha iyi diyarları,daha iyi bir diyarı hak etmeyenler,daha iyi bir diyar yapmalı...
bizler onların,daha iyi bir diyarı neden hak edemediklerine değil;
neden hak etmediklerine konsantre olabilmeliyiz.
daha iyi bir diyarı,layıkıyle yaşayabilmek için...

küstahlık, yeri gelir güneşi batıdan doğdurur, aydın'lık'ı da sahiplenir...



matograf sekiz

parmaklıkları gördüğüm an,
dönüp baktım ardıma,ezel'den bir iz aradım...

yoktu;yoktu'm

parmaklıkların en kötü tarafı ne biliyor musun?

bahar esintisi, süzülse de aşıp engelleri, içeri,
bir kulaçtan az ötede yaşansa da bahar,temas kuramazsın...

kar yağmayan bir kışa tekabül eder ölümün; pus...
abartılı rüzgarla karışık yağmurla karışık soğuk...

matograf yedi

şu an öleceğimi bilsem,
azrail'i hoş karşılar,soframa davet ederdim...

yarın olsa,gece uyuyamazdım,

bir kaç ay biçseler, arada ölüp ölüp dirilirdim...

seneyle ifade etseler;
ilk bir kaç ay sonunu getirmek, çabalamaya değer olurdu...

sanırım;yaşlandıkça, hayat da ölüm de uzaklaşıyor...

matograf altı

altı milyar yıllık keşmekeş içinde,
zorlasan kalan altmış yıl...
şu hayatına biçtiğin değer,
değer mi çektiğin bulantı'ya?

anılar, yaşanmışlıklar,
karışabilir mi toprağa!

5 Ağustos 2014 Salı

matograf beş

tüm duyguları yok etmeli,
ardında bir tek nefret ile sevgi kalmalı...
böylece,başkalarıyla paylaşılabilir olurdu hayat.
sen benden nefret ederdin,
ben seni severdim...



matograf dört

ben yiteceğim,
sen de,
nedir bu biraz daha var olma çabası?
beraber yitsek ya...

matograf üç

Kalbini söktüler,elleriyle,kan;
Bir damla bile akmadı...
Bembeyaz da kesilmedi anlayacağınız,söküldüğünü anlayamadınız...

matograf iki


Yıldızları görebiliyorum,oradalar,
İçin rahat olsun...

matograf bir

Öyle bir iç çekerdi ki,sanarsın dünyanın tüm acılarını soluyor...

tzeiş on üç

yaşamayı göze alamayanın,
ölümü ziyan değildir

hiç ol'maması'nın,
kaybedilmiş olmasından farkı var mı?

kaybetmekteki acı da,
olmayanlara dair arzudan değil midir?
Olamayanı arzulamak neden garip?

29 Haziran 2014 Pazar

tzeiş on iki


değişmeden hemen öncesi
sancılı ve korkutucudur
hazır değilizdir
tehlikelidir
yaralayıcı da olabilir

oysa
ataletimizi korumak istediğimiz
an' daki halimiz
bir başka değişimin mirasıdır

değişim
doğduğumuz anda başlamıştır

hiç'in üzerine her koyduğumuz
farklılık yaratır

süreç sonlanıp
kendimiz olduğumuz durağanlık anında
hep öyleymiş gibi hissettiğimiz an gelir

hiç'le karşılaştırıp
huzurda hissederiz

aslında hep hiç kaldığımızı
unuturuz tekrar...






tzeiş on bir


on parmağımız olmasaydı
yine onluk sistemi kullanır mıydık
acaba?

birileri çıkıp
sekizlik sistemin bizim için daha iyi olduğunu söylese
illa parmaklarımızı
kesmemiz mi gerekirdi?

hangi parmağı seçerdik?

ya da
hiç saymamayı mı isterdik?

....arada bir ellerimize bakıp
saymaya da yaradıklarını düşünüp
iç mi çekerdik...


tzeiş on


bir arı' yı
çiçeğe yönlendiren

şey

yağmurun başlayacağını da
önceden haber veren

şey

ile aynı tartıya koyulabilir

tam yağmur başlamak üzereyken
çiçeğin de çağrısı kulaklarına çaldığında

şey
tartıyı
tahterevalliye
çevirir



tzeiş dokuz

söndüreni olmasa
bir kibrit tanesi
yok eder koskoca ormanı

bir virüs
dağ gibi bir bedeni
alaşağı eder...

huzursuzluk
altında yatan duyguların
bir kısmı ateş
bir kısmı da virüs gibidir

virüse bağışıklık kazanılabilir
lakin
ateş
çaresizdir

illa ki
söndürecek
biri gerekir...

bir de virüsü
ateş ile yok etmeye çalışan
hastalıklı ruhlar vardır
huzura erme adına
kendilerini ok etmeyi göze alırlar

tzeiş sekiz

şu aralar
belirleyemediğim bir tarihte
öldüm ben

yeniden doğmuş
hissiyatı ile kurmuş olduğum
bir tümce de değil

öldüm ben

bir daha öleceğimi bilerek
ve yaşamışken ölümü

doğmak
göze alınabilir mi?

25 Haziran 2014 Çarşamba

tzeiş yedi

bir resim var ki,
nerede görsem tanırım,

o resimde bir pencere var ki,
bin değil,
iki pencere arasından seçemem...

işte,
ben sen'i bu kadar anlarım...

tzeiş altı

çay,

kahve,

sigara,

alkol,

içmeseydim ne içecektim?

Su'yla ömür geçer mi?

Su içmeden yaşanabilir mi...?

tzeiş beş

şu an dünyanın merkezindeyim

biraz kıssam gözlerimi,
koca evren,
etrafımda döner...

kapasam,
zahiri yıldızlar,
günlük güneşlikte...

açsam gecenin bir yarısı,
istanbul'da,
orada olsalar da göremem...

görememem mi zahiri,
gördüklerim mi,
bilemedim...

21 Haziran 2014 Cumartesi

tzeiş üç

dünya ufaldı,
hayat şu an'da,
şu an o an'da...

ben durdum,
dünya'dan önce...

belkiler,
çoğ'aldı...

tzeiş iki


umutsuzluk,
umudun tükenmesiyle karşılaştırıldığında,
hangisi ağır basar?

umudu tükenen için umutsuzluk,
umutsuz için umudun tükenmesi,
caziptir...

sevgisizlik ile
sevginin tükenmesi gibi...

tzeiş

bağışıklık sistemimizin kör noktası,
acıdır,
acıya bağışıklık,
ölmeden var olmaz

11 Haziran 2014 Çarşamba

gülibik

her gün ya da gece bitince uyumayı
uyku bitince uyanmayı

nefes almayı

bir şey yapmayı

becerebilen

6 milyar

hayat içinde olmasak da devam eder

bir tutam üzünç dahi

değmez gelir


8 Haziran 2014 Pazar

meyve olmadıkça çiçek olmak,
sadece kelebeği kandırır....
doğrusal şu hayatımızda,
karşılıklı yürüyemiyorsak,
ya ben seni takip edeceğim,
ya da sen beni...
hiç bir acı hissettiniz mi,
bıçak saplanıp da böğrünüze,
dindirebilecekmiş gibi...
olmayaydı ateş,
ya da insan elinden ışıklar,
uyanış,güneşle tasavvur edilebilirdi,
sokaklar belirginleştikçe...
uyanış,
yani öyle tuş'a basarcasına değil,
gözlerin kamaşırcasına...

şimdi bir sigara yakacağım,
çeksem de içime,
seyretsem de bitecek

5 Haziran 2014 Perşembe

neleri yapabildiğin mi
ağır basıyor
neleri yapabileceğin mi?

ya neleri yapmadığın?
su sesi
çiş getirir
vücud bilir suyun geleceğini,
tüm kirlenmişleri atmak ister...

su sesi
benzeşebilir bir çok şey ile

ya da benzetilebilir bir çok şey su sesine...
ne güzelliği çirkinle ötmeli
ne çirkinliği güzellikle

yanyana dursalar da

olur
güneş açtığında
hangi su damlasının buhar olup da buluta kavuşacağı
bilinmez...

bilinmezler,
gün gelir güneşin keser önünü

gece dahi

yağmur olmaktan çekinmez...
ölüm kadar
an'lıktır yaşam


olmak
ya da olmamak

süreç ile an arasındaki
yegane fark

an ne olduğunu söyler
süreç ne olabileceğini...
iyi olanı
sevmekten başka çaremiz yok
ya da
kötü olanı sevip
acı çekmekten başka
kaderimiz...
durmak,
bir cisim için,
hafif yerçekimi,
birazcık sürtünme,
dolayısıyla denge
gerektirir

bu kadar denge yoksunu
olmaya rağmen
durmak
bir insan için

nasıl mümkün olabilir?




an
sonsuza yakınsadığında...

vardır ya öyle anlar...

çekilmez olur kalan...
derdini bilene öyle imrenirim ki,
bu da benim derdim...
yalnızlığımın sınırları
içimdeki hiçliğe doğru

yakınsar

zahiri avuntular
insan olmaya dair

astral bir seyirde ruhum
hayatımdan kopmuş

öksüz bir çocuk gibi,
emanet edebilirim bedenimi,
tüm hiçliğiyle

kabullenebilene...

yani ben,
bir et parçası,
azcık da etki-tepki...

7 Mayıs 2014 Çarşamba

çivi çiviye çakılamaz,
sonradan gelen daha kalın ise,
madde'nin kanunlarına da uymaz...

aslında çivi çiviyi sökmez anlayacağınız...
parçalar...

bir fidan dikmiştim çöle,
orman olmaya ramak kalmıştı,
bir kibrit çaktı,
toprak soğuktu,
hava da öyle...
nasıl yangına döndü?
bilemedim...
göz yaşı dökebilseydim,
belki söndürebilirdim....

ben kum taşıyorum ramak' tan
o ise kibrit kutusunu elinden bırakmıyor...

insanı insandan başka acı çektirebilen herhangi bir etken var mıdır?
ya da üzen,
savaşlar,
kaybetme korkusu,
bencillikler...

yaşamak ile ilgili soru işaretlerini bir kenara koyun,
tüm soru işaretleri zırvadır,
yaşam başka yaşamlarla etkileşimden ibarettir,
tüm denklemlerden insanı çıkardığınızda,
geriye mutluluk kalır...

mutluluk arayışının boşluğu paradox'tan hallicedir,
bir çiçeğin açmasından mutlu olmayan kimse,
mutsuzluğun mahkumudur...

bir de mutsuz olmamayı mutluluk sayanlar vardır ben gibi,
onlar ağzı açık bir şekilde diğer insanlara acımakla,
şaşırmak arasında gidip gelirler...


mutluluk acı çekmemektir,
acı an'ında mutlu geçmiş anlar tasavvuredilebilir,
acı dindiğinde mutluluk da gelecektir,
gelecekte...

ya da acı çekerken böyle düşünülür...