bu sıralar,
pek de iyi değilim ben;
bu sıralar,
yutkunurken boğazımdan aşağı salınan kütle,
karadeliğin yuttuğu yıldız,
öyle oturur mideme
bu sıralar,
ertesi güne uyanışım,
bir ekonomistin,
krizin sonucu bir felakete uyandığı gün'deki,
çaresizliği ve kanıksayamazlığı ile dolu
bu sıralar,
yaklaşan günlerin
hava tahminine uğraşır bir meteroloğun,
düştüğü hazin bir durumdayım,
geçmişin sunduğu veriler düzensiz,
spontane,
ve anlamsız,kullanıp da yorumlamaya...
ufukta,
hiç de o coğrafyada oluşamayacak,
imkansız bir fırtına,var olur zorlama tahminlerde...
ya da bir kuraklık gibi yağmur memleketinde...
önceleri,
düşe kalka işleyen bir makineyse,
şimdisi,
dişlileri arasına sıkışmış meret ile,
ilerlemeye ait dürtüsüyle,
ölüm ertesi,
kendini,lizozomunun patlayışıyla sindiren,
hücre vari,
tüyleri diken diken eden sesler çınlar kulaklarımda,
inflağın habercisi görünür ufukta...
bu sıralar,
var olmayası bir algoritmanın,
koda dökülüşü ertesi,
mevcut hatasını araken,
loop'a girmiş,
bir yazılımcının,
çıkmaz sokağındayım
bu sıralar,
sırtımdaki yük,
hiç bir zeminin tutamayacağı bir yapı,
hesabı örtüşmez bir çeşmekeş
bu sıralar,
içine düştüğüm hastalık,
lokman hekimin de sırrına vakıf olamayacağı,
bir felaket...
bir cümle,
ya da bir makale,
ya da bir kitap hissettiklerim,
büyüklüğüne ya da anlamına akıl erdiremediğim;
bir kaos gibi karşımdaki,
rus bir eserin,
çin'ceden dilime çevirisi gibi...
gelecek,
bir sinyal,çözümleyemediğim,
sıkışıp kalmışım,
bir devre'nin mantık kapıları yüzüme kapanmışçasına...
korku gibi,
bilememekten ötürü gelmekte olanı,
lakin hissiyatı
siper'den hücuma atılan,
ölüm korkusunu aldırmış,
bir askerin ölüm'e dair merağı...
bir çelişki içine düştüğüm,
doğru olduğu bilinip de,
ispatlanamaz bir hipotezin,
sancılı ispat sürecinde
yaklaşan mezuniyet,
dünyaya gelmenin çilesi,
var olma'nın sorumluluğu sırtına binerken...
ne olduk değil de,
ne olacağızın tüyleri ürperten sorusu...
bu an, daha önce, hiç yaşanmamıştı, yepyeni bir an, tamamen farklı... monotom hayat yoktur, sadece bakış açısı...
25 Haziran 2011 Cumartesi
hiç de yoksayılamayacak,
bir kelebek etkisi,
santralin inflakıyla,
bulutlara basıp basıp,
yayıldı karadenize
bereket,
toprağa emilip,
ölümle kardeş oldu
hopa'dan göçmüş,
ama ayrılamamış,
yaramaz bir çocuk,
sırtında şair ceketiyle,
farkındalığını paylaştı;
duymak geç,ve güç oldu ya,
o da biz'im,ve biz dediklerimizin
hatasıdır
aynanın karşısına durup,
seyreder gibiydi,kendini,
dinlemek kazım'ı,
ve içimizin aynası,şarkılarını
çığlık büyüdü,
öyle şarkının içinden,
öyle notalara sarılmıştı ki,
hiçkimse farkedemedi,
ezginin yenilip,dağılıp,tükenmekte olduğunu...
ölüm,
ansız,
ve amansız,
kanser,
ha kanser,ha da konser...
hatırlamak,
ile gülümsemek arasındaki an'a sığmaz
geçen zaman,
anlatır,
trajediyle sevincin,gülümsemedeki benzeşimini...
öyle efkarlı,
ve öyle mutlu,
anmak seni,
hatırlatmak oncasına...
bir kelebek etkisi,
santralin inflakıyla,
bulutlara basıp basıp,
yayıldı karadenize
bereket,
toprağa emilip,
ölümle kardeş oldu
hopa'dan göçmüş,
ama ayrılamamış,
yaramaz bir çocuk,
sırtında şair ceketiyle,
farkındalığını paylaştı;
duymak geç,ve güç oldu ya,
o da biz'im,ve biz dediklerimizin
hatasıdır
aynanın karşısına durup,
seyreder gibiydi,kendini,
dinlemek kazım'ı,
ve içimizin aynası,şarkılarını
çığlık büyüdü,
öyle şarkının içinden,
öyle notalara sarılmıştı ki,
hiçkimse farkedemedi,
ezginin yenilip,dağılıp,tükenmekte olduğunu...
ölüm,
ansız,
ve amansız,
kanser,
ha kanser,ha da konser...
hatırlamak,
ile gülümsemek arasındaki an'a sığmaz
geçen zaman,
anlatır,
trajediyle sevincin,gülümsemedeki benzeşimini...
öyle efkarlı,
ve öyle mutlu,
anmak seni,
hatırlatmak oncasına...
21 Haziran 2011 Salı
part 14a
insanlar,dünyaya neden geldikleriyle ilgili,bilinçaltlarını sarsan,soruları ve arayışlarıyla,ister istemez,özel olduklarına dair,zihinlerinde tam da anlamını,kelimesini bulamasalar dahi,bir izlenime kapılırlar.varlıklarına,vakıf oluşlarında büyük pay sahibi duyuların ve hayattan edindikleri,hormonlarını tetikleyen etkileşimlerin birleşip oluşturduğu "tek pencere";onlara tüm evreni(kaosun kasıp kavurduğu insancıklarıyla),onlar için oynanan bir oyun,çekilmiş bir sinema filmi gibi gösterir.bu fikirlerini,kendi mantıksal mahkemeleri karşısında ispatlayabilmek için,filmin içinden çeşitli karakterlerin desteğini beklerler.işte, insanın hayatında,onu seven,onu arzulayan,ona ihtiyacı olanları tutmasındaki temel neden budur.hatta onlara ihtiyacı olmasının nedeni kendilerinin yarattığı bir kavram kargaşasından başka birşey değildir.egolarını tatminden öte,senaryolarını sağlayan denklemlerin var oluşu için,ihtiyaç duydukları,en yalın ve en güçlü "kendini özel hissedebilmesi için gerekli olan iksir" sevgi'dir.çünkü sevgi,anlamlandırılamayacak kadarkarmakarışık,ve bütün sayabileceğimiz alt övgüsel hislerin üstünde,ve onları kapsar bir mertebededir.
karşılıklı oynanan bu düzmece oyunun aktörleri,koca birer yalancıdan başka kimse değillerdir,ki en büyük yalan kendinize söylediğinizdir.bu bahsettiğimiz sevgi ve övgü,sadece romantizm temelli olmayıp,tüm sosyal ilişkilere indirgenebilir.
"tek pencere" 'den içeri süzülüp,nöronları depremvari sarsıp,hormon seli yaratan etkileşimler;bazen,gücü bendine sığmaz bir sultana çevirir insanı,tüm imrendiklerinin imrenebilceği bir yaratığa dönüştürür bazen kendilerini...
karşılıklı oynanan bu düzmece oyunun aktörleri,koca birer yalancıdan başka kimse değillerdir,ki en büyük yalan kendinize söylediğinizdir.bu bahsettiğimiz sevgi ve övgü,sadece romantizm temelli olmayıp,tüm sosyal ilişkilere indirgenebilir.
"tek pencere" 'den içeri süzülüp,nöronları depremvari sarsıp,hormon seli yaratan etkileşimler;bazen,gücü bendine sığmaz bir sultana çevirir insanı,tüm imrendiklerinin imrenebilceği bir yaratığa dönüştürür bazen kendilerini...
18 Haziran 2011 Cumartesi
ezel,
edebiyetin,
doğum da,
ölümün habercisidir...
çok defa doğamaz insan ama,
bir doğum,
çok defa öldüresiye acıtabilir,
fahri merhumu...
ve her acının,
dalgalara doymuş denizi,
garip,
bir durgunluğa,
dinginliğe çalacaktır...
o aziz mutluluk,
doğumun canlandırmasıdır,
bilmem kaçıncı sahnelenişte...
güneş başkadır o gün,
vurduğu açı,
yeryüzünün konumu,
gündüzün uzunluğu,
ay;dolunaydan hallice...
edebiyetin,
doğum da,
ölümün habercisidir...
çok defa doğamaz insan ama,
bir doğum,
çok defa öldüresiye acıtabilir,
fahri merhumu...
ve her acının,
dalgalara doymuş denizi,
garip,
bir durgunluğa,
dinginliğe çalacaktır...
o aziz mutluluk,
doğumun canlandırmasıdır,
bilmem kaçıncı sahnelenişte...
güneş başkadır o gün,
vurduğu açı,
yeryüzünün konumu,
gündüzün uzunluğu,
ay;dolunaydan hallice...
istiklal'de
bir alman,
bir asyalı,
bir afrikalı,
bir de amerikalı,
yürüdü birbirinin ardından da,
geçti önümden
arkadaştılar kimbilir,
bu garip kenti keşfetme adına
konsorsiyum da olabilirdiler
istiklal'de
bir laz,
bir yörük,
bir azeri,
bir kürt,
oturuyorduk
bu sırada...
geçenlere dair bir merak,
istiklal'de kaç türk'ün önünden geçtiklerini
düşündüler?
bir alman,
bir asyalı,
bir afrikalı,
bir de amerikalı,
yürüdü birbirinin ardından da,
geçti önümden
arkadaştılar kimbilir,
bu garip kenti keşfetme adına
konsorsiyum da olabilirdiler
istiklal'de
bir laz,
bir yörük,
bir azeri,
bir kürt,
oturuyorduk
bu sırada...
geçenlere dair bir merak,
istiklal'de kaç türk'ün önünden geçtiklerini
düşündüler?
14 Haziran 2011 Salı
sürü geliyor sürü,
başında bir adam,
adam gibi adam,
adam;sürü gibi,
sürü ne kadar adam...
sürü büyüyor sürü,
zile odaklanmış,sürübaşındakinin boynuna,
ne çalar,ne söyler takmadan...
kurt,
hiç bir hikayede
bu kadar mağdur,
bu kadar acınılası olmamıştır.
kurt korkar,
kapılmaktan...
toprağa düşüyor aydınlık,
öyle büyüyor,
öyle kuvvetleniyor ki,
karanlığı delip geçmesi dahi ürpertici,
bir halk,
bir güneşten medet umuyor,
çöl edebilesi...
ve bu ülkenin yaramaz çocukları,
yara'maz olduklarını ispatlıyor an ve an,
çivi,
inceden saplanıyor,
kemiği yarıp geçerkenki acı,nasıl morfin bulur,tarifsiz...
sürü,
büyüyor,
bir salgın gibi,
virus demek de bize düşmez ama,
güçlünün yanında olmak da,
adetimiz değildir...
sürü,
sürüyor ve sürdürüyor,
kanuni sultan gibi,
bir geleceğe hüküm veriyor,
bir sokak düşünün,
her iki kişiden biri aynı şeyi düşünüyor,
zilin sesini...
öyle benzeşmiş ve aynılaştırılmış olmak,
yüzyılımızı yaran bir veba gibi...
başında bir adam,
adam gibi adam,
adam;sürü gibi,
sürü ne kadar adam...
sürü büyüyor sürü,
zile odaklanmış,sürübaşındakinin boynuna,
ne çalar,ne söyler takmadan...
kurt,
hiç bir hikayede
bu kadar mağdur,
bu kadar acınılası olmamıştır.
kurt korkar,
kapılmaktan...
toprağa düşüyor aydınlık,
öyle büyüyor,
öyle kuvvetleniyor ki,
karanlığı delip geçmesi dahi ürpertici,
bir halk,
bir güneşten medet umuyor,
çöl edebilesi...
ve bu ülkenin yaramaz çocukları,
yara'maz olduklarını ispatlıyor an ve an,
çivi,
inceden saplanıyor,
kemiği yarıp geçerkenki acı,nasıl morfin bulur,tarifsiz...
sürü,
büyüyor,
bir salgın gibi,
virus demek de bize düşmez ama,
güçlünün yanında olmak da,
adetimiz değildir...
sürü,
sürüyor ve sürdürüyor,
kanuni sultan gibi,
bir geleceğe hüküm veriyor,
bir sokak düşünün,
her iki kişiden biri aynı şeyi düşünüyor,
zilin sesini...
öyle benzeşmiş ve aynılaştırılmış olmak,
yüzyılımızı yaran bir veba gibi...
part 13
"düşünüyorum,öyleyse varım"
tüm hayatını yok olma üzerine kuran,ve çabalarını bu yönde sarfeden insanoğlunun,bu sözün üzerine kafa yorması pek beklenemezdi zaten.sosyalleşme çabaları,toplu aktiviteler,oyunlar,filmler,müzik,modern çağın tutkuları,sex,yemek kültürü;varoluşun kendini açıkça ortaya koyduğu müzmin yanlızlıktan ve dalınası çıkmaz sokakların karanlığına varan düşüncelerden uzak durma adına gösterilen çabanın araç-gereç listesidir.
bir an için,ufak bir anlığına,saliselere sığan o ter boşanılası minik ama ağır bir anda,"esc" tuşuna basıp,"exit the game" 'e tıklayıp "save or not" la karşılaşmayı beklediğinizi,ve kaydetmeden çıkıp da bambaşka bir hayat içinde var olmayı,ya da bambaşka bir gerçeklikte belirmeyi,düşlemiş olabilirsiniz.her fantastik-bilim kurgu filmlerine vakıf ve azcık da varoluşun boşluğu ve sıkıcılığına maruz kalmış her insan,bunu rahatça kurgulayıp düşünebilir.genelde,yalnız kaldığı,soyutlandığı anlarda,herşeyin yabancılaştığı ve hangi yılda olduğunu merak etmeye başladığı anlarda,kapılınası bir düşünce dizisidir bu.
fakat,mühim olan,bu tür düşüncelerin beyin tarafından üretilmesi değil,kendi varlığını sorgulamak değil,kendini farklı hissetmek adına insanlığın ortak bilincinin evrimsel süreçte vardığı düşünce biçimlerini alet etmek hiç değil.mühim olan,hayatın içinde tıkılıp kaldığımızı kavrayabilmek.bir kere yaşandığını ve aranıp durulan "neden" kavramının "hayat denilen sonuçlar için anlamsız bir değişken" olduğunun farkına varabilmek.
şimdi,bir insan düşleyin,hep düşünüyor,durmadan,var olabilmek için,an ve an,doğduğundan itibaren,düşünüyor da düşünüyor,neye varabilir?
hiçliğin,erişilmez saadetine varabilir ancak.Çevresel dinamiklerin hayatına katıp durduğu yoz fikir ve beyanatlardan uzaklaşıp,bilgi haznesinden payına düşeni almayıp,hayvansal içgüdülerinin var ettiği bir yaşam biçiminde insan,olup çıkar.işte bu,sokaktaki köpekten,kediden farksız,erişilmez bir ütopyadır.
o düşlediğiniz insanı yok edip,bir de sokaktaki herhangi bir insana odaklanın.o ise hayatın getirdikleri üzerine kısmen kafa yormuş,ve hayatın ona batırdığı iğneleri söküp atmak yerine,başarısız bi akapunktur tedavisi altında olduğuna kendini inandırmış,gidişhattın sunduğu ihtiyacı olan kaloriyi edinme adına sunulan işlerden herhangi birini "var" olabilmek,yaşamak için seçmiş,ve kalan tüm zamanını,bu uçsuz bucaksız seyirde düşünce çarklarını kapatabilecek aktivitelerle geçirmeye odaklanmıştır.
bu melun hastalığa düşmüş olan insan için,yazılabilecek tek reçete vardır ki;hayatın amaçtan yoksun bir varoluş olduğunun farkına varılmalı,seyrin öncesine ve sonrasına dair dinlerin yarattığı düşünce biçimlerinden uzak durulmalı,kendimizi hapsettiğim,düşüncesizliği sağlayan aktivitelerden ise azaltarak uzaklaşılmalıdır.esas olan hayata bir kere gelindiğinin farkına ve bilincine varmaktır.bin kere geliniyor olsa bile,bu bilinç şu andaki varoluşun önemli olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.ve düşünceyi yavaş yavaş hayata dahil ettikten sonra,bu gereç kesinlikle,insanlığın tüm ortak bilinci ve ahlakını geliştirmede kullanılmalıdır.
çünkü varoluşumuzun,asıl amacı,taşıdığımız gen dizilimini,aktarmak ya da doğada var tutmaktır.
tüm hayatını yok olma üzerine kuran,ve çabalarını bu yönde sarfeden insanoğlunun,bu sözün üzerine kafa yorması pek beklenemezdi zaten.sosyalleşme çabaları,toplu aktiviteler,oyunlar,filmler,müzik,modern çağın tutkuları,sex,yemek kültürü;varoluşun kendini açıkça ortaya koyduğu müzmin yanlızlıktan ve dalınası çıkmaz sokakların karanlığına varan düşüncelerden uzak durma adına gösterilen çabanın araç-gereç listesidir.
bir an için,ufak bir anlığına,saliselere sığan o ter boşanılası minik ama ağır bir anda,"esc" tuşuna basıp,"exit the game" 'e tıklayıp "save or not" la karşılaşmayı beklediğinizi,ve kaydetmeden çıkıp da bambaşka bir hayat içinde var olmayı,ya da bambaşka bir gerçeklikte belirmeyi,düşlemiş olabilirsiniz.her fantastik-bilim kurgu filmlerine vakıf ve azcık da varoluşun boşluğu ve sıkıcılığına maruz kalmış her insan,bunu rahatça kurgulayıp düşünebilir.genelde,yalnız kaldığı,soyutlandığı anlarda,herşeyin yabancılaştığı ve hangi yılda olduğunu merak etmeye başladığı anlarda,kapılınası bir düşünce dizisidir bu.
fakat,mühim olan,bu tür düşüncelerin beyin tarafından üretilmesi değil,kendi varlığını sorgulamak değil,kendini farklı hissetmek adına insanlığın ortak bilincinin evrimsel süreçte vardığı düşünce biçimlerini alet etmek hiç değil.mühim olan,hayatın içinde tıkılıp kaldığımızı kavrayabilmek.bir kere yaşandığını ve aranıp durulan "neden" kavramının "hayat denilen sonuçlar için anlamsız bir değişken" olduğunun farkına varabilmek.
şimdi,bir insan düşleyin,hep düşünüyor,durmadan,var olabilmek için,an ve an,doğduğundan itibaren,düşünüyor da düşünüyor,neye varabilir?
hiçliğin,erişilmez saadetine varabilir ancak.Çevresel dinamiklerin hayatına katıp durduğu yoz fikir ve beyanatlardan uzaklaşıp,bilgi haznesinden payına düşeni almayıp,hayvansal içgüdülerinin var ettiği bir yaşam biçiminde insan,olup çıkar.işte bu,sokaktaki köpekten,kediden farksız,erişilmez bir ütopyadır.
o düşlediğiniz insanı yok edip,bir de sokaktaki herhangi bir insana odaklanın.o ise hayatın getirdikleri üzerine kısmen kafa yormuş,ve hayatın ona batırdığı iğneleri söküp atmak yerine,başarısız bi akapunktur tedavisi altında olduğuna kendini inandırmış,gidişhattın sunduğu ihtiyacı olan kaloriyi edinme adına sunulan işlerden herhangi birini "var" olabilmek,yaşamak için seçmiş,ve kalan tüm zamanını,bu uçsuz bucaksız seyirde düşünce çarklarını kapatabilecek aktivitelerle geçirmeye odaklanmıştır.
bu melun hastalığa düşmüş olan insan için,yazılabilecek tek reçete vardır ki;hayatın amaçtan yoksun bir varoluş olduğunun farkına varılmalı,seyrin öncesine ve sonrasına dair dinlerin yarattığı düşünce biçimlerinden uzak durulmalı,kendimizi hapsettiğim,düşüncesizliği sağlayan aktivitelerden ise azaltarak uzaklaşılmalıdır.esas olan hayata bir kere gelindiğinin farkına ve bilincine varmaktır.bin kere geliniyor olsa bile,bu bilinç şu andaki varoluşun önemli olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.ve düşünceyi yavaş yavaş hayata dahil ettikten sonra,bu gereç kesinlikle,insanlığın tüm ortak bilinci ve ahlakını geliştirmede kullanılmalıdır.
çünkü varoluşumuzun,asıl amacı,taşıdığımız gen dizilimini,aktarmak ya da doğada var tutmaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)