yaklaştı yabancı,
elleri ceplerinde,
sordu,neyi düşünüyorsun diye,
dışarıyı dedi,bildik biri,
yabancı,güldü sadece,
aynı gökyüzüne bakabildikçe,
dışarısı da içerisi de yoktur dedi
ya hücre,dedi bildik biri,
derviş misali yabancı verdi cevabı,
o düşündüklerin,evleriyle,
zaten senin gibi dört duvar içinde
peki dedi,bildik biri,
onların geçemediği parmaklıklar var mı,
çevrelerinde,
bu yüzden vardır dışarısı da,içerisi de...
bu sefer kahkahaya boğuldu yabancı,
onlar senin bu ürktüğün parmaklıklardan
buraya girebiliyorlar mı sölye!
dedi,sessizlik çöktü ardından,devam etti...
-parmaklıklar varoldukça,
ne içerisi ne dışarısı varolucaktır,
hoş,olmasalar yine de olmayacaktır ya,orası da öyle,
anlayacağın evlat,
şu parmaklıklar var oldukça,evleriniz ve hayali duvarlarınız da,
ne içerisi ne dışarısı var olacaktır,
sadece içerisi vardır,
gökyüzü de öyle....
bu an, daha önce, hiç yaşanmamıştı, yepyeni bir an, tamamen farklı... monotom hayat yoktur, sadece bakış açısı...
27 Şubat 2010 Cumartesi
4 Şubat 2010 Perşembe
kaktüs
çıplak ayağıyla,
bilinçsizliğin destansı afyonunda,
ebeveynlerinin gözünden kaçıp da,
sokağa fırlayan çocuk,
nasıl da gıdıklamıştı tabanını,
özgürlüğün toprağa serpilmiş çakıl taşı,
acıyla karışık tatlılığı,
o sırada yere eğilip de,
içlerinden birini seçip,
atmıştın boşluğa,
boşluğa dahi hedef almadan
buda gibi şaşkınsın şimdi,
inziva ararsın,
karanlıkta...
ah,
erkenden uyutulup da geceden saklanan çocuk,
birazcık serpilince gündüzün,
fazla bakmamak için uyarıldığın,
bileğinde tatlı sıcaklığıyla,güneşin,
yıldızlara gerdiği mavi perdeden,
ötürüdür tüm çilen...
seni senden gizlediler çocuk,
sen de masumiyetinin uzun uykularında,
kaçırdığın gecelerde,
kendinden gizlen
aynaları yok et,
sana dair birşey kalmasın,
puslu yaşamında,
ve küfret türünün;
sen harici her var olanına
sanma ki kirlettiler seni,
sen sadece,
yabandın zihninin taşralarında
ölmeye başladın,
ta ki ilk ağlayışında.
ölenlere ağladın,
öldürenlere de belki;
öldürmeye çalıştın seni,
her yeni bir senle tanıştığında...
çocuk,
yok bir farkın dünyayla,
gün sayıp,
dönüp dolaşıp varıyorsun başladığın yere;
sinapslarında var olup,
güneşten esinlendiğin umutlara yüz çevirmiş de,
yitirdiğin düşüncelerle
kan toprağı yıkarsa üzülme,
tarih sayfalarından bugüne,
vahşet;
emilir toprağa...
ne kadar kaçsan
senin kalbine de...
hatırlayıp o yitik günleri,
suratındaki kıvrımlarda gülümseme yaratman var ya hani,
onları da bırak...
onlar ki an'ı,
şu an'ı,
tüm çıplaklığı ve kiriyle serer önüne...
karanlıklardan çık çocuk,
uyuma pahsına bile...
bilinçsizliğin destansı afyonunda,
ebeveynlerinin gözünden kaçıp da,
sokağa fırlayan çocuk,
nasıl da gıdıklamıştı tabanını,
özgürlüğün toprağa serpilmiş çakıl taşı,
acıyla karışık tatlılığı,
o sırada yere eğilip de,
içlerinden birini seçip,
atmıştın boşluğa,
boşluğa dahi hedef almadan
buda gibi şaşkınsın şimdi,
inziva ararsın,
karanlıkta...
ah,
erkenden uyutulup da geceden saklanan çocuk,
birazcık serpilince gündüzün,
fazla bakmamak için uyarıldığın,
bileğinde tatlı sıcaklığıyla,güneşin,
yıldızlara gerdiği mavi perdeden,
ötürüdür tüm çilen...
seni senden gizlediler çocuk,
sen de masumiyetinin uzun uykularında,
kaçırdığın gecelerde,
kendinden gizlen
aynaları yok et,
sana dair birşey kalmasın,
puslu yaşamında,
ve küfret türünün;
sen harici her var olanına
sanma ki kirlettiler seni,
sen sadece,
yabandın zihninin taşralarında
ölmeye başladın,
ta ki ilk ağlayışında.
ölenlere ağladın,
öldürenlere de belki;
öldürmeye çalıştın seni,
her yeni bir senle tanıştığında...
çocuk,
yok bir farkın dünyayla,
gün sayıp,
dönüp dolaşıp varıyorsun başladığın yere;
sinapslarında var olup,
güneşten esinlendiğin umutlara yüz çevirmiş de,
yitirdiğin düşüncelerle
kan toprağı yıkarsa üzülme,
tarih sayfalarından bugüne,
vahşet;
emilir toprağa...
ne kadar kaçsan
senin kalbine de...
hatırlayıp o yitik günleri,
suratındaki kıvrımlarda gülümseme yaratman var ya hani,
onları da bırak...
onlar ki an'ı,
şu an'ı,
tüm çıplaklığı ve kiriyle serer önüne...
karanlıklardan çık çocuk,
uyuma pahsına bile...
pembe
Kar düşüyor,kar,
ve üşüyor aynalar,
dör lastik gömlmüş şehre,
bir emekçinin hayatına benziyor,
istanbul'un şu anki iş çıkışının
uzatmalı tıkanıklığı,
sayıyor yerinde,
insancık dolu minibüsler,
kimi bunalıp,intihar edercesine
atıyor kendini caddeye,
yürüyerek önüne geçiyor tüm,
binekler aleminin,
ya da donabilir pekala,
bir belediye işçisinin
hunharca açtığı,
ve acelesinden üstünü kaatmayı unuttuğu
kuyuda...
hayata benziyo dışarısı şu an,
öncesinde yaz,
ertesi hazan,
yagmur damlası,
göz yaşı,
kurulu hapislerde açılan gözler,
kar kapanın algılanışı,
ve don,ayaz bir ölümden başka
ne beklenşr,şu an...
atma kendini hey insan!
üstünü kapatan,ılığa çalmış,
sadece ayaklarınla taşıdığın
pislikten,zemini nemli,
minibüsten çıksan dışarı,
varsan gideceğin yere direnip de,
sanma ki;
ayak izin kalır,
hayat tipidir bil ki,
üstünü kapatır...
ve üşüyor aynalar,
dör lastik gömlmüş şehre,
bir emekçinin hayatına benziyor,
istanbul'un şu anki iş çıkışının
uzatmalı tıkanıklığı,
sayıyor yerinde,
insancık dolu minibüsler,
kimi bunalıp,intihar edercesine
atıyor kendini caddeye,
yürüyerek önüne geçiyor tüm,
binekler aleminin,
ya da donabilir pekala,
bir belediye işçisinin
hunharca açtığı,
ve acelesinden üstünü kaatmayı unuttuğu
kuyuda...
hayata benziyo dışarısı şu an,
öncesinde yaz,
ertesi hazan,
yagmur damlası,
göz yaşı,
kurulu hapislerde açılan gözler,
kar kapanın algılanışı,
ve don,ayaz bir ölümden başka
ne beklenşr,şu an...
atma kendini hey insan!
üstünü kapatan,ılığa çalmış,
sadece ayaklarınla taşıdığın
pislikten,zemini nemli,
minibüsten çıksan dışarı,
varsan gideceğin yere direnip de,
sanma ki;
ayak izin kalır,
hayat tipidir bil ki,
üstünü kapatır...
kulagım gömez oldu,burnum işitmez oldu,gozlerim koklamaz,
anlyıor msuun,
aklım karıştı işte...
anlyıor msuun,
aklım karıştı işte...
memento
hayat,cakmağın gazı bittiğinde
tutku,ellerin boş kaldığında
hayat,rüzgar eserken söndürürcesine sigaranı
tutku,yokluğuna alışamadığın gözleri anarken
hayat,inat edip ellerini kanatırcasına çakarken
tutku,şarap şişesinde huzuru bulup dertleşirken çakıl taşlarını döven denizle
göz kırpar hayat,dalga geçer,rüzgara sırtını döner,bir kiriş bulup sinersin
acıtır tutku,eser rüzgar,üşürsün sarılmanın sıcağını anıp,ıslanırsın azgın dalgalarla
dipsiz kuylarda hapsedip,karanlıkta göz kırpar hayat,
yaktığın sigranın verdiği umarsız zafer sarhoşluğuyla,kaybettiklerini hatırlatırcasına
aşk damarlarında dolaşırken,karşılık bulmayınca acıtır tutku,
umursamazsın bile,penceresi önünde sırılsıklam aşıksındır,farkedilmezsin çıkmaz cama,
aylar geçer,hatırlanmışlık kalmamıştır,
gün gelir göz göze gelirsin,içinde aynı patlama,tansiyondur inip çıkmamıştır bile,
hava sıcaktır,ya da sana öyle gelir
farketmesi için,takla atmadığın kalmıştır
farketmez...
farketmemesi hayattandır,
farketmesini umursaman tutkudandır,
ne kadar göz kırpsa da,
hayat
ne kadar acıtsa da,
tutku
suç ne denizdedir ne rüzgarda,
ne bakmaya kıyamadığın gözlerde,
gercek duvarlarla kapattığı kalbinde,
her koyun kendi bacağından asılır ve kendi yününde ısınır bu şehirde,
sitem kendi kalbinedir...
suç damarlarındadır...
mahkum ise sevgi aşktır sahte parmaklıklar ardında...
ziyaretine gelen yoksa çıldırır,şarkıdır hiç duyulmamış dinlenmemiş,..
tutku,ellerin boş kaldığında
hayat,rüzgar eserken söndürürcesine sigaranı
tutku,yokluğuna alışamadığın gözleri anarken
hayat,inat edip ellerini kanatırcasına çakarken
tutku,şarap şişesinde huzuru bulup dertleşirken çakıl taşlarını döven denizle
göz kırpar hayat,dalga geçer,rüzgara sırtını döner,bir kiriş bulup sinersin
acıtır tutku,eser rüzgar,üşürsün sarılmanın sıcağını anıp,ıslanırsın azgın dalgalarla
dipsiz kuylarda hapsedip,karanlıkta göz kırpar hayat,
yaktığın sigranın verdiği umarsız zafer sarhoşluğuyla,kaybettiklerini hatırlatırcasına
aşk damarlarında dolaşırken,karşılık bulmayınca acıtır tutku,
umursamazsın bile,penceresi önünde sırılsıklam aşıksındır,farkedilmezsin çıkmaz cama,
aylar geçer,hatırlanmışlık kalmamıştır,
gün gelir göz göze gelirsin,içinde aynı patlama,tansiyondur inip çıkmamıştır bile,
hava sıcaktır,ya da sana öyle gelir
farketmesi için,takla atmadığın kalmıştır
farketmez...
farketmemesi hayattandır,
farketmesini umursaman tutkudandır,
ne kadar göz kırpsa da,
hayat
ne kadar acıtsa da,
tutku
suç ne denizdedir ne rüzgarda,
ne bakmaya kıyamadığın gözlerde,
gercek duvarlarla kapattığı kalbinde,
her koyun kendi bacağından asılır ve kendi yününde ısınır bu şehirde,
sitem kendi kalbinedir...
suç damarlarındadır...
mahkum ise sevgi aşktır sahte parmaklıklar ardında...
ziyaretine gelen yoksa çıldırır,şarkıdır hiç duyulmamış dinlenmemiş,..
nedir ki uzuncler,acı kadar kolay yaşansa ya
sevgi,
dusunur mu ki sonlu olan,
hayat sadece karın kaldığı kadar
şehirde,
bir kitaplığın tozu gibi hayat,
nedir ki bu cılgınlık,ihtiras
cekin ellerinizi insandan seytanlar,
sarhos bırakın gunahkarları,
art niyeti atın kafanızdan,
orman gibi olsun bırakın hayat...
sevgi,
dusunur mu ki sonlu olan,
hayat sadece karın kaldığı kadar
şehirde,
bir kitaplığın tozu gibi hayat,
nedir ki bu cılgınlık,ihtiras
cekin ellerinizi insandan seytanlar,
sarhos bırakın gunahkarları,
art niyeti atın kafanızdan,
orman gibi olsun bırakın hayat...
bazen sözleri yarıda bırakmak,
daha da anlam katar anlatılacaklara,
dinleyen azıcık da düşünsün diye kimbilir,
yarıda bırakanın tıkanmasından değildir...
rüzgar da fırtına olmadan önce tatlı tatlı eser
bu diyarlarda...
yarım kalmış kelamlar gibi yıkıcı,
bir karanlık bırakır vurmadan son darbeyi...
daha da anlam katar anlatılacaklara,
dinleyen azıcık da düşünsün diye kimbilir,
yarıda bırakanın tıkanmasından değildir...
rüzgar da fırtına olmadan önce tatlı tatlı eser
bu diyarlarda...
yarım kalmış kelamlar gibi yıkıcı,
bir karanlık bırakır vurmadan son darbeyi...
asılıp kalmış sigara dumanı gibi,
boş bir hücrede yanlızlığın doluluğu...
asılıp kalmış bir bulut gibi,
kapkara hayatımızın,kararttığı köyler gibi...
meyhane gibi anlıyor musun,
kim dinler ki haykırışları,
alkolun zehirlediği kafalardan
bir döşek olup kim taşır bizi,
bitmeyen gecemizde ses cıkarmadan...
asılı kaldım,nefesinle dağıt beni...
boş bir hücrede yanlızlığın doluluğu...
asılıp kalmış bir bulut gibi,
kapkara hayatımızın,kararttığı köyler gibi...
meyhane gibi anlıyor musun,
kim dinler ki haykırışları,
alkolun zehirlediği kafalardan
bir döşek olup kim taşır bizi,
bitmeyen gecemizde ses cıkarmadan...
asılı kaldım,nefesinle dağıt beni...
gece,
işte öyle gece,
nasıl uslanır yağmurla,
tekerleklerde ıslak düşlerin şırıltıları,
ah gece,
nasıl uslanır yağmurla,
ve ıslanır yeni yeni,
bir damla ile asfalt,
sürtünmeye dair tüm dilekleriyle,
tekerlek,
gece,
işte öyle yağmurla,
saçlarında ıslaklığı ile,
sinüzütü azmış genç kızın biri,
ıslanmış beresini çıkarsın mı,
çıkarmasın mı bilemez,
bir burun çeker yalnızlığa,
gözyaşı mıdır bulutun,
ya da kızcağızın bilinmez...
işte gece,
nasıl da uslanır şehir yağmurla,
rüzgar verir azabını,
ilk ışığıyla güneş,
tekrarını yaşatır ahiret işkencesinin,
işte şehir,
öyle gece,
ve varınca ayaz ile,
çukur ki kaplanmış buzla,
sabaha,
hani donmaya yüz tutmuş ayakların,
ilişince sobaya nasıl da,
iğneler batar hissedersin milyonlarca...
işte gece,
öyle uslanır şehir,
öyle ıslatılır ertesinde,
bir yanık türküyle,
yarım kalmış bir merhabanın,
elvedasını anarcasına....
işte öyle gece,
nasıl uslanır yağmurla,
tekerleklerde ıslak düşlerin şırıltıları,
ah gece,
nasıl uslanır yağmurla,
ve ıslanır yeni yeni,
bir damla ile asfalt,
sürtünmeye dair tüm dilekleriyle,
tekerlek,
gece,
işte öyle yağmurla,
saçlarında ıslaklığı ile,
sinüzütü azmış genç kızın biri,
ıslanmış beresini çıkarsın mı,
çıkarmasın mı bilemez,
bir burun çeker yalnızlığa,
gözyaşı mıdır bulutun,
ya da kızcağızın bilinmez...
işte gece,
nasıl da uslanır şehir yağmurla,
rüzgar verir azabını,
ilk ışığıyla güneş,
tekrarını yaşatır ahiret işkencesinin,
işte şehir,
öyle gece,
ve varınca ayaz ile,
çukur ki kaplanmış buzla,
sabaha,
hani donmaya yüz tutmuş ayakların,
ilişince sobaya nasıl da,
iğneler batar hissedersin milyonlarca...
işte gece,
öyle uslanır şehir,
öyle ıslatılır ertesinde,
bir yanık türküyle,
yarım kalmış bir merhabanın,
elvedasını anarcasına....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)