4 Şubat 2010 Perşembe

kaktüs

çıplak ayağıyla,
bilinçsizliğin destansı afyonunda,
ebeveynlerinin gözünden kaçıp da,
sokağa fırlayan çocuk,
nasıl da gıdıklamıştı tabanını,
özgürlüğün toprağa serpilmiş çakıl taşı,
acıyla karışık tatlılığı,
o sırada yere eğilip de,
içlerinden birini seçip,
atmıştın boşluğa,
boşluğa dahi hedef almadan

buda gibi şaşkınsın şimdi,
inziva ararsın,
karanlıkta...
ah,
erkenden uyutulup da geceden saklanan çocuk,
birazcık serpilince gündüzün,
fazla bakmamak için uyarıldığın,
bileğinde tatlı sıcaklığıyla,güneşin,
yıldızlara gerdiği mavi perdeden,
ötürüdür tüm çilen...

seni senden gizlediler çocuk,
sen de masumiyetinin uzun uykularında,
kaçırdığın gecelerde,
kendinden gizlen

aynaları yok et,
sana dair birşey kalmasın,
puslu yaşamında,
ve küfret türünün;
sen harici her var olanına

sanma ki kirlettiler seni,
sen sadece,
yabandın zihninin taşralarında

ölmeye başladın,
ta ki ilk ağlayışında.
ölenlere ağladın,
öldürenlere de belki;
öldürmeye çalıştın seni,
her yeni bir senle tanıştığında...

çocuk,
yok bir farkın dünyayla,
gün sayıp,
dönüp dolaşıp varıyorsun başladığın yere;
sinapslarında var olup,
güneşten esinlendiğin umutlara yüz çevirmiş de,
yitirdiğin düşüncelerle

kan toprağı yıkarsa üzülme,
tarih sayfalarından bugüne,
vahşet;
emilir toprağa...
ne kadar kaçsan
senin kalbine de...

hatırlayıp o yitik günleri,
suratındaki kıvrımlarda gülümseme yaratman var ya hani,
onları da bırak...
onlar ki an'ı,
şu an'ı,
tüm çıplaklığı ve kiriyle serer önüne...

karanlıklardan çık çocuk,
uyuma pahsına bile...

Hiç yorum yok: