12 Ocak 2010 Salı

seyir

tuğlayı düşün,
tuğla olmadan önce,
topraktayken,
tuğla tuğla değil iken işte,
biz nasıl diyebilirdik ona,
tuğla diye

tuğlayı düşün,
ocağında kavrulmuş kıpkırmızı,
parmaklarının arasında,
duvarı yükselten ustaya taşıyorsun,
sağ elindeki,
dört tuğla içinden sağ üst köşedeki işte,
özel bir isim verelim ona,
tuğlacan diye

tuğlacan,
duvarın tekinde,
bir binanın işte özel bir ismi olsun binacan diye,
böyle çocuklu bir ailenin,ebevynlerinin yatak odasının yatak tarafındaki,
duvarcanında,
yıllar yılı üstünde sıva,
kat kat boya

şimdi tuğlacan tuğla mıdır,
toprak mı bina mı,
ya da hep bina mı kalacaktır,
deprem olsa yıkılsa binacan,
duvarcan çat diye orta yerinden ayrılsa mesela,
hatta,
tuğlacan da ayrılsa ortasından ikiye,
yıkıntılarda gezinen sen ve ben,
baksak öyle dalıp da,
tuğlacanın çehresine

toprak mı görürüz,
tuğlalar mı,
duvarlar mı,
bina mı,
ya da binalar mı sence...

ey gidi moloz,
moloz,
görürüz moloz...

kimi yıldız tozu görür önce,
ya da kayaçlar,
kimi an'ı görür,
tuğlaya,binaya bakar,da dalar gider öylece,
kimisi,
binaya bakıp da moloz görür,
birileri toprağa bakıp da,hepsinin geçmişinde
bina da armıştır belki de...

ve ben,
gördüğüme bakarım,
ne tuğlada toprak ararım ne de moloz,
ne de toprakta tuğla...
gün gelir belki de,
dikilir bütün yıkıntılar bina olmuş karşımda,
ya da gün gelir ben de geçer giderim de,
karışırız beraberce yıldız tozuna...

Hiç yorum yok: